Space Science Ay: Ağustos Sayı: 03 Yıl: 2013
we love space
ESA’nın Çalışmaları Avrupa Uzay Ajansının en son yaptığı çalışmalar ve projeler
Mars Hakkında Uzay Teknolojisi
Yuri Gagarin Neden Öldü ?
Akıllı telefonuz da yüklü QR okuyucu programıyla dergimize ulaşabilirsiniz.
NASA Güneşi Çözecek
Gravity filmi Ekim’de vizyon’da
Space Science we love space
içindekiler 8
10
19 Trend
Dosya
6 Güneşi Çözecekler 12ESA’nın Çalışmaları
NASA, Güneş'in neden 'anormal derecede sıcak' olduğunu anlamak için eşi benzeri görülmemiş bir deney yapacak.
Uzay araştırmalarına oldukça iddialı başlayan ve daha genç bir organizasyon olan ESA, çokuluslu yapılanmasıyla da değişik bir ekolü temsil ediyor.
Gagarin'in Ölüm Nedeni Güneş Sistemi’nin Oluşumu Açıklandı
Uzaya giden ilk adam olarak tarihe geçen Yuri Gagarin'in sır ölümü üzerindeki perde tam 45 yıl sonra kalktı. Test sürüşünde yaşamını kaybeden Gagarin'in uçağının düşmesine yabancı bir objenin değil, bir savaş uçağının neden olduğu açıklandı.
Üzerinde yaşadığımız Dünya’nın ve bizi ısıtan, Dünya’yı aydınlatan Güneş’in aslında hidrojen gazı atomlarının yoğunlaşmasıyla oluştuğu söylenir.
Makale
16
Güneş Sistemimizde 10. Gezegen Var
Yoksa bu, binlerce yıl öncesinden bildirilen ve beklenen NİBİRU (MARDUK) olabilir mi?
İnceleme
20Güneş
Güneş Sistemi'nin merkezinde yer alan yıldız. Orta büyüklükte bir yıldız olan Güneş, tek başına Güneş Sistemi'nin kütlesinin % 99,8'ini oluşturur.
18
Space Science SAHİBİ
Özgen Medya
YÖNETİM
Genel Direktör
Celalettin ÖZGEN Editör
Celalettin ÖZGEN Görsel Yönetmen
Celalettin ÖZGEN DİJİTAL YAYINCI
issuu.com REKLAM
Bütün reklamlar “adsoftheworld.com” adresinden alınmıştır.
Yayın Türü
İki ayda bir,süreli yayın Yayın Çeşidi
Dijital Yayın ÜCRETSİZ YAYIN’dır. KAYNAKLAR
Akademik
26
22
Astronomi Tarihine Giriş
İlk insanlar sadece gece ile gündüzün birbirini takip etmesinden “Gün” kavramını ,sabit gök cisimlerinden “Zamanı”,Ay’ın evrelerinden “Takvimi” bulmuşlardır.
Güneş Tutulması Ay'ın yörünge hareketi sırasında Dünya ile Güneş arasına girmesi ve dolayısıyla Ay'ın Güneş'i kısmen ya da tümüyle örtmesi sonucunda gözlemlenen doğa olayıdır.
Bu dergi Özgen Medya tarafından yapılmıştır. Tüm Hakları Özgen Medya’ya aittir.
kapak konusu Bulutsular
Bulutsular Teleskopla gözlenebilen, fotoğraflarda görülebilen (Optik bölge), değişik şekillerde olabilen, "yoğun yıldızlararası maddeden" oluşmuş cisimlere Nebula (Bulutsu) adı verilir. Bazıları parlak, bazıları karanlık görülen bu cisimlerin varlıkları uzun süredir bilinmekte. Şekilleri ile dikkat çekici olan bulutsulara bazı özel isimler verilmiştir: Kartal nebulası, Kuzey Amerika Nebulası, At Başı Nebulası, Orion(Avcı) Nebulası gibi... Karanlık nebulalar, arkalarında bulunan yıldızların ışığını sönükleştirip görünmelerini engellediğinden karanlık bölgeler olarak gözleniyorlar. Parlak olanlar ise içlerinde kesinlikle parlak bir yıldız veya yıldızlar barındırırlar. ATBAŞI BULUTSUSU Bu fotoğrafta pekçok gökcismi içiçedir. Karanlık bölge ön tarafta kalan ve ışığı soğuran bir karanlık bulutsudur. Mavi ve kırmızı renkler bölgedeki toz ve hidrojen'in varlığını göstermektedir. ORION BULUTSUSU Orion (Avcı) takımyıldızının kemerinden sarkan kamanın ortasında yer alır. Çıplak gözle bulutsu yapısı algılanabilir. Kış boyunca gözlenebilen Orion; takımyıldızında en parlak bulutsu olan gökcismi ve aynı zamanda kuzey yarımkürenin en parlak bulutsusudur. Kırmızı renk, bölgedeki Hidrojenin fazlalığını göstermektedir. "Bebek Yıldızlar" oluşum sürecindeler. ETA CARINAE BULUTSUSU Dev bulutsu samanyolunun en büyük HII (iyonize olmuş Hidrojen gazından meydana gelir) bölgelerinden biridir. Eta Carinae ise Samanyolunun en büyük kütleye ve ışınıma sahip yıldızıdır. LAGOON BULUTSUSU Çok sayıda genç yıldız içerir ve Yay (Sagittarius) takımyıldızında yer alır. Yayılmış bulutsu türündedir ve ışığın büyük bir kısmı gaz salmalarından kaynaklanır (Yıldızların gaz bulutlarına uyguladığı güçlü radyasyon nedeniyle salınan ışınım.)
ROZET BULUTUSU Bulutsunun merkezinde görülen NGC 2244 açık yıldız kümesinin yıldızları nebula içinde oluşmuşlardır. Yani bir anlamda ölü bölge içinde parlayan "Bebek yıldızlardır" onlar. RHO OPHIUCHI & PIPE Rho Ophiuchi bölgesindeki mavi renk ışığın yansıtılmasından kaynaklanıyor, Pipe ise ışığı engelleyen bir bölge. GEZEGENİMSİ BULUTSU Güneş benzeri yıldızlar evrimlerinin son basamağında dış zarflarını uzaya fırlatırlar (Süpernova patlamaları.) Fotoğrafın merkezinde Beyaz Cüce olarak adlandırılan çok yoğun bir yıldız bulunmaktadır. Yani yıldız ömrünün sonuna geldiğinde, başka bir deyişle yakıtı tükendiğinde dış katmanlarını büyük bir patlamayla uzaya savururken aşırı yoğun olan ve ağır elementlerden oluşan merkezi bir beyaz cüceye dönüşür. Eğer yıldız bizim güneşimizin kütlesinin örneğin 10 katı büyüklüğünde olsaydı bir Karadeliğe dönüşecekti. MAGELLAN BULUTSULARI Büyük Magellan Bulutu ve Küçük Magellan Bulutu Güney yarımkürede çıplak gözle çok rahat gözlenebilmektedir. Yıldız oluşumlarının yoğun olması nedeniyle Magellan Bulutsuları dense de "Magellan Bulutları" olarak da tanımlanmaktadırlar. Çünkü bu bulutsular, aslında Düzensiz Gökada sınıfına girmektedir. Buradaki Bulut terimi, düzensiz gökadaları tanımlamak için kullanılıyor. Dünyanın çevresini dolaşan kâşif Fernao Magellan, bulutsulara kendi ismini vermiştir. Galaksimize çok yakındırlar ve galaksimizin etrafında eliptik bir yörüngede dolanırlar. Çok büyük kütleli Süperdev yıldızlarını barındırırlar ve bu Süperdevlerin ömrü çok kısadır. Dolayısıyla süpernova gözlenme ihtimali, başka bir deyişle yıldızın ölüm anını görme ihtimali yüksek olan bir bulutsudur. Nitekim şu meşhur 1987A Süpernovası, Büyük Magellan Bulutsusunda gözlenmiştir. Facebook sayfamızı ziyaret edin!
/Space Science Dergi
trend
Güneşi Çözecekler NASA, Güneş'in neden 'anormal derecede sıcak' olduğunu anlamak için eşi benzeri görülmemiş bir deney yapacak. Uzaya gönderilecek bir spektrograf ulaşılmamış bilgileri bilime kazandıracak.
Dünya 2.8 Milyar Yıl Sonra ‘Ölecek’
Daha Önce Benzeri Yapılmadı Güneş'in neden 5510 derece gibi yüksek bir sıcaklığa sahip olduğu, insanların en az merak ettiği konulardan biri olabilir. Ancak NASA, Güneş'in çekirdeğinde kopan nükleer tepkimelerle değil, atmosferini ilgilendiren bir deney düzenleyecek. Roketin içinde yer alan Bölge Görüntüleme Spektrograf güneş gözlemevi, Güneş'i detaylı bir şekilde inceleyecek.
Çalışma,Sırrı Çözülebilecek Mi? Bilim insanlarının uzun yıllardır kafasını kurcalayan soru, Güneş' teki taçküre plazması milyonlarca derece sıcaklığa erişirken, 'fotosfer' olarak bilinen yüzeyin sadece birkaç bin derece sıcaklıkta olması. NASA'nın Japon Uzay Araştırma Ajansı ve Avrupa Güney Gözlemevi'yle yaptığı projede, IRIS bölgede 240 km çözünürlükle haritalar çıkaracak.
6
Space Science we love space
Güneş, 5 milyar yıl içinde ömrünü tamamlayacak. Ölüm sürecinde genişleyerek hayat verdiği Dünya’yı da yutacak olan Güneş, gezegenimizin nihai ölüm tarihini saklıyor. Ancak gökbilimciler, Dünya’nın fiziksel olarak yok olmasa da, bir gün üzerindeki yaşamın tamamen sona ereceğini öne sürdü. Dünyamız, Güneş tarafından yutulmadan önce ‘ölebilir. ’ Gökbilimcilerin gerçekleştirdiği simülasyonlar, 3 milyar yıl içinde Dünya’daki tüm canlı türlerinin yok olacağını ortaya koydu. İngiltere’nin St. Andrews Üniversitesi’de astrobiyolog olan Jack O’Malley-James, “Yavaş ve hızlı çevresel değişimlerin bir araya gelmesi, Dünya’daki tüm canlı türlerinin neslinin tükenmesine neden olacak. En son yaşam türleri 2.8 milyar yıl son-ra Dünya’dan silinmiş olacak” dedi. İngiliz gökbilimci, ‘okyanusların 2 milyar yıl içinde eriyeceğini, geriye Mars’a benzeyen kurumuş kum tepeleriyle örtülü araziler kalacağını’ belirtti. Dünya’da bir zamanlar yaşamın var olduğuna dair izler, geride kalan az sayıdaki su birikintisinde yatacak. O’Malley-James’in simülasyonuna göre, birkaç milyar yıl içinde artan buharlaşma oranları ve yağmur suyundaki kimyasal reaksiyonları, atmosferden daha fazla karbondioksit çekecek. Azalan karbondioksit oranları, hayvan ve bitkilerin yok olmasına neden olurken, dünya mikropların evi haline gelecek. Aynı zamanda oksijen tükenecek ve artan sıcaklıklar okyanusların buharlaşmasıyla geride kuru bir gezegen bırakacak.“Çok uzun zaman sonraki Dünya yaşama çok yabancı bir yer haline gelecek” diyen O’Malley-James, “Tüm yaşam formları suya ihtiyaç duyuyor. Gelecekte su küçük birikintilerde, sıcaklığın düşük olduğu yüksek yerlerde veya mağaralarda ve yerlatında olacak. Dahası, geleceğin dünyasında yüksek sıcaklıklar ve morötesi radyasyon gibi birçok zorlu durumla mücadele etmek gerekecek” yorumunu yaptı.
Neptün’ün Yeni Uydusu Keşfedildi Neptün'ün 14’üncü uydusu keşfedildi . 'S/2004 N 1' adı verilen uydu, dev gezegenin en küçük uydusu. Bilim insanları Neptün'ün 14’üncü uydusunu keşfetti. ABD uzay dairesi, Güneş Sistemi'nin sekizinci ve Güneş'e en uzak gezegeni Neptün'ün yeni uydusuyla birlikte uydu sayısının 14'e çıktığını açıkladı.Hubble uzay teleskobuyla tespit edilen dev gezegenin, 19.3 kilometre çapındaki en küçük uydusuna 'S/2004 N 1' adı verildiği belirtildi.Yeni uydunun, Neptün'ün 105 bin 250 kilometre açığında tespit edildiği duyuruldu. Uydunun, SETI Enstitüsü gökbilimcilerinden Mark Showalter tarafından Neptün etrafındaki halkaların katmanlarının incelendiği sırada beyaz bir nokta şeklinde ortaya çıktığı ve keşfedildiği kaydedildi. Showalter'ın, 2004'ten 2009 yılına kadar çekilen 150'den fazla fotoğrafla Neptün'ün hareketini takip ettiği ifade edildi. Neptün'ün ilk keşfedilen ve en büyük uydusu Triton, gezegenin Alman gökbilimci Johann Gottfried Galle tarafından keşfedilmesinden yalnızca 17 gün sonra, 10 Ekim 1846'da İngiliz gökbilimci William Lassell tarafından keşfedilmişti. Neptün'ün diğer 12 uydusu ise ancak 20. yüzyılda keşfedilebildi. Güneş Sistemi' nin en büyük gezegeni gaz devi Jüpiter'in ise 67 uydusu bulunmaktadır.
Hubble Gözlerini ‘Mavi Gezegen’in Üzerine Dikti
Dünya’da 63 ışık yılı uzaklıkta bulunan HD 189733b gezegeni, Hubble Uzay Teleskobu’nun yakın takibine girmiş durumda. Yıldızın etrafındaki dönüşünü 2,2 günde tamamlayan gezegenin Dünya ile tek bir benzerliği bulunuyor, o da mavi olması. Vulpecula (küçük tilki) takımyıldızında yer alan HD 189733b gezegeni, gökbilimcilerin yakından gözlemlediği kozmik nesnelerden biri haline geldi. Gezegen üzerinde yapılan ilk araştırmalar, HD 189733b’nin atmosferinin bulutlarla kaplı olduğunu göstermişti. Hubble’ın gezegenden yansıyan ışıkları yakalayan spektrografı, ‘geçiş yapan bir gezegen’ olan HD 189733b hakkında daha fazla bilgi edinilmesini sağladı. Yıldızının önünden ve arkasından dolanan gezegen, sebep olduğu Güneş tutulma ları sayesinde önemli bilimsel bilgiler sundu. HD 189733b, yıldızının arkasından geçtiği zaman, Hubble teleskobuna düşen ışınlar elektromanyetik spektrumunda maviyi işaret etti.
Gaz devi olan HD 189733b, yıldızına olan yakınlığından dolayı sıvı halde su bulunduramayacak kadar sıcak. Ancak gezegenin atmosferinde mavi rengi yayacak başka moleküller yer alıyor. Gökbilimciler, HD 189733b’nin bulutlarının sıvı gazdan oluştuğunu düşünüyor.
‘Mavi’nin Sırrı Ne?
İngiltere’nin Exeter Üniversitesi’nde gökbilimci olan Frederic Pont, Discovery News’e yaptığı açıklamada, “Mavi rengin silikat bulutlardan ve sodyum atomlarının emilmesinden kaynaklandığını düşünüyoruz” ifadesini kullandı. Pont, “Diğer faktörler, duman gibi fotokimyasal aerosoller veya atomlar ve sodyum dışındaki moleküllerin gerçekleştirdiği soğurma olabilir... Ancak bunlar öne çıkan olasılıklar değil” dedi. Bir yüzü sürekli yıldızına bakan, diğer yüzü ise sürekli karanlıkra olan HD 189733b, saatte 7000 km hıza ulaşan rüzgarlara tanık olabilir. ABD’nin California Teknoloji Üniversitesi’nden gökbilimci Heather Knutson, “Bu gezegenin var olabilecek en Dünya dışı gezegenlerden biri olduğunu düşünüyorum... Açıkçası HD 189733b’yi görebilseydik, alışık olduğumuz hiçbir şeyle karşılaştırma yapamazdık. Oldukça ilginç bir keşif” dedi. Mavi gezegen HD 189733b hakkındaki araştırma, Astrophysical Journal Letters dergsinin 1 Ağustos’ta yayımlanacak sayısında yer alacak.
Space Science we love space
7
trend
Gagarin'in Ölüm Nedeni Açıklandı Uzaya giden ilk adam olarak tarihe geçen Yuri Gagarin'in sır ölümü üzerindeki perde tam 45 yıl sonra kalktı. Test sürüşünde yaşamını kaybeden Gagarin'in uçağının düşmesine yabancı bir objenin değil, bir savaş uçağının neden olduğu açıklandı. Rus kozmonot Yuri Gagarin 1965 yılında uzaya giden ilk insan unvanını alarak tarihe geçmişti. Gagarin uzay yolculuğundan tam üç yıl sonra 27 Mart 1968'de trajik bir ölümle yaşama veda etti. Dünyaya kapalı bir rejim olan dönemin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, Yuri Gagarin'in ölüm nedenini gizlemeyi tercih etti. Dönemin Sovyet lideri Leonid Brejnev'in, popülaritesinden çekindiği kozmonot Gagarin'i öldürttü iddialerı ortaya atıldı. Uzman pilot eğitmeni Vladimir Seryogin'le MiG-15 savaş uçağının test uçuşunda yaşamını yitiren Yuri Gagarin'in ölüm nedeni, yabancı bir obje (kaz sürüsü ya da balon) karşısında, manevra yapamayan uçağın yere çakılması olarak açıklanmıştı.
Rus televizyonu "Russia Today"e konuşan Aleksey Leonov, 45 yıl sonra kozmonot Yuri Gagarin ve uzman pilot eğitmeni Vladimir Seryogin'in gerçek ölüm nedenlerini açıkladı. "Uçağı kaz sürüsü ya da balon düşürdü açıklamasına sıradan bir insan inanır ama bir profesyonel asla" diyen Leonov, ailesinin Gagarin'in nasıl öldüğünü bilme hakkı olduğuna her zaman inandığını söyledi.
Ölüme Su-15 Neden Oldu Gagarin'in içinde bulunduğu MiG-15 savaş uçağının, düşmesine yakın mesafeden geçen bir SU-15 savaş uçağının neden olduğunu dile getiren Aleksey Leonov, "Bu olayda SU-15 uçağının savaş pilotu, kuralları ihlal etmiş ve 450 metre mesafesini korumamış. Böyle olduğunu biliyorum çünkü kaza bölgesine gitmiş ve görgü tanıklarıyla konuşmuştum. Bulut nedeniyle 10-15 metre alçalan SU-15 savaş uçağı, Gagarin' in uçağının çok yakınından geçerek, paniğe neden oluyor. Saatteki hızı 750 kilometre olan uçak bu paniği atlatamayarak yere çakılıyor" dedi.
20 Yıl Önce Görevlendirildi Bundan tam 20 yıl önce kendisi de kozmonot olan Aleksey Leonov'a, 1968 yılında Gagarin'e tam olarak ne olduğunu ortaya koyması görevi verildi. Aleksey Leonov, Gagarin'in gerçek ölüm nedenini ilk kez açıkladı.
Ölümüne Neden Olan Pilot Hala Yaşıyor
Uzaya ilk giden insan olan Yuri Gagarin (sol) ve Aleksy Leonov gençlik yıllarında.
8
Space Science we love space
Dünyaca ünlü kozmonot Yuri Gagarin'in ölümüne neden olan pilotun ismi ise açıklanmadı. "Russia Today" televizyonuna konuşan Leonov, Gagarin'in uçağının düşmesine neden olan pilotun ismini açıklamama şartıyla bu açıklamayı yapmayı kabul etti. Hayatta olan pilot şu anda 80 yaşında ve önemli sağlık sorunları yaşıyor. "İsmini açıklamayacağıma söz verdim" diyen Leonov, o dönemde Gagarin'in bir suikaste kurban gittiği ve bir UFO ile çarpışması sonucu yaşamını yitirdiği iddialarının da ortaya atıldığını hatırlattı.
2020’nin Mars Keşif Aracı
ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), Kızıl Gezegen’e yollayacağı yeni keşif robotunun detaylarını içeren raporu tamamladı. 154 sayfalık rapor , 19 bilim insanı tarafından 5 ayda hazırlandı.
NASA, Curiosity’nin ardından Mars’ta en önemli keşif görevini gerçekleştirecek uzay aracının planlarını içeren raporu sundu. Uzay aracı hakkındaki 154 sayfalık rapor, 5 ay süren sayısız toplantı ve 6 bin e-posta trafiği sonunda hazırlandı. Bir gün Dünya’ya gönderilmesi amaçlanan numuneler toplayacak yeni nesil keşif robotu, 2020 yılında Mars’a gönderilecek. Robot, Mars’ta ulaşılan yaşam izlerinin doğruluğunu araştıracak, Dünya’ya gönderilmesi için yaşam izlerini barındıran numuneler toplayacak ve ‘Evren’de yalnız mıyız’ sorusunu yanıtlamaya çalışacak.
Numuneleri Saklayacak Büyüklük bakımından Curiosity’ye benzeyecek olan yeni keşif aracı, robotik kolu hariç 3 metre uzunluğunda olacak. Genişliği 9 metre, uzunluğu ise 2,1 metre olacak. Yeni robot, Curiosity’ye kıyasla yeni özelliklere sahip olacak. İnceleyeceği kayaların mineral içeriğini ve kimyasını çok daha gelişmiş ve yüksek çözünürlüklü görüntüleme ve deney araçlarıyla tanımlayabilecek. Dahası, Curiosity gibi sondaj yaparak numune toplamak yerine, inceleyeceği kayaları kimyasal yapılarına göre belirleyecek. 2020’nin uzay aracı, kayalardan toplayacağı parçaları deney tüplerine aktaracak ve NASA’nın yıllar sonra toplaması için depolayacak. Depo biriminin 31 deney tüpünü saklayacak kapasitesi bulunacak.
Yıldızına En Uzak Gezegen Bulundu ABD Uzay ve Havacılık Dairesi (NASA), yıldızıyla arasındaki bugüne kadar tespit edilen en uzak mesafeyi gözler önüne seren bir gezegen tespit etti. Hubble Uzay Teleskobu tarafından tespit edilen gezegenin, yıldız sistemlerinin oluşumu hakkındaki teorileri yeniden tartışmaya açabileceği belirtildi. Gökbilimciker, Hydra (Su yılanı) takımyıldızında alışılmışın dışında bir keşifte bulundu. Güneş Sistemi dışında bugüne kadar yaklaşık 900 gezegen keşfeden astronomlar, yıldızıyla arasında rekor denilebilecek yeni bir gezegen bulunduğunu açıkladı. Söz konusu gezegen, Dünyamızdan 176 ışık yılı mesafede yer alan TW Hydrae kırmızı cüce yıldızına ait. Kırmızı cücenin yörüngesindeki gezegen, yıldızından tam 13 milyar kilometre uzaklıkta yer alıyor. NASA’nın sayfasından yapılan açıklamada, gezegenin yaklaşık 66 milyar kilometre çapındaki bir gaz ve toz diskinin içindeki 3 milyar kilometrelik bir boşlukta yer alıyor. NASA, ‘söz konusu boşluğun burada geçmekte olan bir gezegen tarafından (keşfedildiği belirtilen gezegen) oluştuğunu, gezegenin yörünge hareketi esnasında toz ve gazı tıpkı bir kar temizleme aracı gibi kenarlara ittiğini’ belirtti.
Uzay Yürüyüşüne Sızıntı Engeli İtalyan astronot Luca Parmitano'nun Uluslararası Uzay İstasyonu'ndaki yürüyüşü başlığındaki su sızıntısı nedeniyle tamamlanamadı.
Uluslararası Uzay İstasyonu'nda (UUİ) yapılan uzay yürüyüşü, astronutun başlığındaki tehlikeli su sızıntısı nedeniyle yarım kaldı. İtalya'nın uzayda yürüyen ilk astronotu Luca Parmitano'nun başlığındaki su sızıntısı, yürüyüşün aniden kesilmesine neden oldu. Sızıntı nedeniyle konuşmakta ve duymakta zorluk çeken Parmitano'nun, ortağı Christopher Cassidy'den,istasyona geri dönmek için yardım istediği belirtildi. Su sızıntısının nedeni henüz bilinmezken, kaynağının, başlıkta bulunan içecek çantası olabileceği düşünülüyor. Öte yandan Luca Parmitano, başlığa sızan suyun tadının içme suyuna benzemediğini söyledi. Tamamlanamayan yürüyüşün, Parmitano ve Cassidy'nin 8 günde yaptıkları ikinci uzay yürüyüşü olduğu belirtildi. Bir aydan fazla bir süredir UUİ'de olan Luca Parmitano, geçen salı günü uzay yürüyüşü yapan ilk İtalyan olmuştu.
Space Science we love space
9
trend
‘Gravity’ Filmi Ekim’de Vizyonda Yönetmenliğini Alfonso Cuaron ve David Heyman'ın yaptığı ve bilimkurgu meraklılarının büyük heyecanla beklediği Gravity'nin (Yerçekimi) nihayet ilk fragmanı görücüye çıktı. Filmin başrolünde hemen herkesin tanıdığı Sandra Block ve George Clooney var. Bu iki ismin filme katacağı popülerlik su götürmez bir gerçek. Ancak filmin yapım ve oyuncu kadrosu yanında çokta sağlam bir senaryosu var. Film son derece normal bir uzay göreviyle başlar. Ancak kısa sürede her şey değişir ve göreve çıkılan uzay gemisi kul-
10
Space Science we love space
lanılamaz duruma gelir. Stone ve Kowalsky yaşanan bu olumsuzluktan ötürü Dünya ile bağlantılarının koptuğunu anlar. İkili artık uzayda yalnız ve çaresizdir. Oksijenleri de bitmek üzere olan ikili kurtulmak için son şans olarak uzayın derinliklerine inmeye karar verir.
Filmin Ekim 2013'te Türkiye'de vizyona girmesi bekleniyor. "Gravity" ayrıca izleyicilere 2D ve 3D seçeneği de sunacak. Değerledirme : Film tüm uzay ve bilimkurgu meraklılarının beklediği bir film. Oyuncu ve yapım kadrosu filmin kalitesi hakkında bizlere ipuçları veriyor. Eminim benim gibi birçok uzay meraklısı ve bilimkurgu sever Gravity'i dört gözle bekliyor.
Space Science we love space
11
dosya
ESA (Avrupa Uzay Ajansı) Uzay araştırmalarına oldukça iddialı başlayan ve daha genç bir organizasyon olan ESA, çokuluslu yapılanmasıyla da değişik bir ekolü temsil ediyor. İnsanoğlunun uzay serüveni, Sovyetler Birliği'nin, 4 Ekim 1957'de Dünya'nın ilk suni uydusu Sputnik-1'i dünya dışı uzaya göndermesiyle başladı. Sputnik-1, Dünya'dan 224 km yukarıda kimi bilimsel deneyler yapmak için fırlatılmıştı. Sputnik-1'in ardından, dünya dışı uzaya ilk insanlı uçuşu gene Sovyetler gerçekleştirdi. 1961 senesinde Yuri Gagarin, Vostok-1 isimli kapsül ile, Dünya'nın etrafını 1 defa dolandı. Sovyetler'in bu önemli başarıları karşısında ABD, o zamanlar daha yeni filizlenen uzay yarışında öncülük şansını yitirmişti. Ancak, 20 Haziran 1969'da Apollo-11 uçuşu ile ABD, Ay'a ilk defa kişi indirmeyi başararak tarihe geçecek ve uzay araştırmaları alanında önemli adımların neredeyse tek odağı haline gelecekti. İnsanoğlunun yaşadığı Dünya'ya "tepeden" bakmaya başladığı o tarihlerden bu yana, uzay araştırmaları ve uzaydan araştırmalar çok hızlı bir gelişim gösterdi; uzay teknolojilerinde ardı ardına devrimler yaşandı. Bir zamanlar sadece bilimsel merakın bir ürünü gibi görünen bu çalışmalar, bugün günlük yaşamın vazgeçilmez ögeleri haline geldi. Belki daha da önemlisi, felsefi görüşümüzü kökünden etkiledi. Artık evreni, her türlü etnik ve dinsel şovenizmden uzak, bir "dünya vatandaşı" duyarlılığıyla algılamaya başladık. Carl Sagan' ın deyişiyle "Merkezi ve kuruluş amacı biz olmayıp, enginlikte ve sonsuzlukta kaybolmuş minnacık; yüzlerce milyar galaksi ve milyarlarca trilyon yıldızla bezenmiş bir kozmik okyanusta dönüp dolaşan bir Dünya" üzerinde yaşadığımızı farkettik. İnsanoğlunun gözünü gökyüzüne çevirmesiyle başlayan bu süreç, uzayın kendisi gibi sonu olmayan bir serüvene benziyor. Uzay araştırmalarında kullanılan ve gün geçtikçe daha da güçlenen teknik donanım ve artan bilgi birikimi de bu serüvende insanoğlunun en büyük yardımcısı. Gelecek yüzyılın araştırmacıları hiç kuşku yok ki, uzay araştırmaları üzerine yoğunlaşacaklar. Bu araştırmaların temelini oluşturan, disiplinlerarası yatay çalışmalar, projeler, çalışma ve düşünce sistemleri de bu doğrultuda gelişecek.
12
Space Science we love space
Bilimin bütün disiplinlerinin bir arada bulunmasını gerektiren uzay araştırmaları büyük organizasyonlarla yürütülüyor. Bunlar arasında en önemlisi hiç kuşkusuz Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi-NASA. Önemli adımlara imza atmayı ve bunu iyi bir reklamla dünyaya duyurmayı hep başarmış olan NASA, uzay serüvenlerinin "Baş Oyuncu"su! Sovyetler ise, her ne kadar uzay çalışmalarının başını çekmiş ve uzay yarışında adı ABD ile beraber anılmış olsa da bugün bu alanda öncü rolü oynamaktan biraz uzak görünüyor. Günümüzde uzay araştırmaları bu iki ülkeyle sınırlı değil artık. Japonya, Kanada gibi gelişmiş ülkelerin bireysel çalışmalarının yanı sıra, adını en son yıllarda sıkça duymaya başladığımız bir başka büyük organizasyon daha var: ESA. Uzay araştırmalarına oldukça iddialı başlayan ve görece daha genç bir organizasyon olan ESA, çokuluslu yapılanmasıyla da değişik bir ekolü temsil ediyor. Kısa adı ESA (European Space Agency) olan Avrupa Uzay Ajansı, 14'ü kıta Avrupa ülkesi (Almanya, Avusturya, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya ve Norveç) biri de kısmi işbirliği (Kanada) olmak üzere 15 ülkenin hükümetler düzeyinde üyesi olduğu bir Avrupa kuruluşu. ESA, Avrupa'da bulunan iki eski Avrupa Uzay Organizasyonu, ESRO (European Space Research Organization) ile ELDO'nun (European Organization for the Development and Construction of Space Vehicle Launchers) birleşmesiyle 1975 senesinde kurulmuş bir organizasyon. Çekirdeğini oluşturan bu iki kuruluşun yükümlülüklerini ve haklarını elinde tutan ESA, temel olarak, uzay bilimleri (gezegenler, uzay boşluğu, Güneş, ısı, enerji, göktaşları, yıldız sistemleri, uzay fiziği, astronomi vb.), yeryüzü gözlemleri (enerji, su, maden ve mineral kaynaklarının araştırılması), telekomünikasyon (uydu haberleşmesi, GPS), uzay taşıyıcıları (uydu fırlatma sistemleri, araştırma uyduları), mikroçekim ve uluslararası uzay istasyonu gibi alanlarda çalışmalarını sürdürüyor.
dosya Merkezi Paris'te bulunan ajansın başkanı ayrıca onun yasal temsilcisi. ESA, üye ülkelerin başkanlarından oluşan bir konsey tarafından yönetiliyor ve bütün kararlar bu konseyce alınıyor. Her sene toplanan konseyin alacağı kararlar gelecek çalışmalara dair idari ve politik amaçları temel alıyor. Bu sene konseyin en önemli gündem maddesini ESA'nın en en son geliştirdiği Ariane 5 roketi oluşturmuş! Bu roket, talihsizlik sonucu ortaya çıkan yalın bir hata nedeniyle düşmüştü. Hata ise; bir önceki model olan Ariane-4 roketlerinin yön değiştirme sistemlerini düzenleyen bilgisayar programlarının, yeni modele göre yeniden düzenlenmeden, bütün parametreleriyle Ariane-5'te aynen kullanılması. Sistemi Ariane-4'ten tümüyle değişik olan Ariane-5'te eski programın kullanılması gibi bir hata da ESA'ya, roketin taşıdığı ve başka bir kopyası bulunmayan Cluster uydusunun kaybına, yani 15 yıllık çalışmanın heba olmasına ve trilyonlarca TL değerinde bir maddi kayba mal oldu. Ama ESA yönetiminin bu gibi durumlardaki tavrı, moral bozukluğu yaşamak yerine, vakit yitirmeden yeni bir atılım yaparak daha gelişmiş sistemler geliştirmek ve daha iyi bir başarı ile hatayı telafi etmek. ESA'nın yönetimini elinde bulunduran hükümetler düzeyindeki bu konsey, kuşkusuz bilim adamlarından bağımsız değil. Konsey' in, tamamı bilim adamlarından oluşan alt komisyonları var ve alınan bütün kararlar bu komisyonlara iletilerek değerlendiriliyor. Bu komisyonlarda şekillenen projeler genel merkeze iletiliyor. Böylece, başta politik ve idari olarak başlayan süreç, sonunda bilimsel ve teknolojik projelere dönüşüyor. Sözkonusu projelerin hayata geçirilmesi ise çalışma alanlarına göre dağılmış, ESA'ya bağlı değişik merkezlerdeki kuruluşlarda gerçekleşiyor. Örneğin, teknolojik bir çalışma ise Hollanda'da bulunan ESTEC'e; bilimsel bir çalışma ise; İtalya'da bulunan ve asıl olarak, uydular aracılığıyla elde edilen verilerin bilimsel araştırma amaçlı kullanılması çalışmalarının yürütüldüğü ESRIN'e aktarılıyor.
ESA bu merkezlerde, eğitimli bilim adamlarından oluşan ortalama 2000 araştırmacı ve teknisyeni barındırıyor. ESA ayrıca, amaç ve hedeflere yönelik olarak, üye olmayan öteki ülkelerle bilimsel ve teknololojik alanda ortak çalışmalar, teknoloji ve bilgi birikimi aktarımı, eğitim, proje gibi konularda ikili işbirliği anlaşmaları da yapıyor.
Dünya ve Uzay Kaşifleri ESA'nın temel hedefi üye ülkelerce; "uzay araştırmaları, uzay teknolojileri ve bunların uygulamalarında Avrupa ülkeleri arasında barışçıl amaçlarla bir işbirliği sağlamak" olarak ortaya konulmuş. Bu hedeflere yönelik olarak da ESA, Uzay Bilimleri, Yeryüzü Gözlemleri (Earth Observation), Telekomünikasyon, Uzay Nakil Sistemleri, İnsanlı Uzay Uçuşları ve Mikroçekim Bilimleri gibi disiplinlerde uzay teknolojilerini destekliyor. Uzay bilimi tek bir disiplin değil; Güneş ve gezegen araştırmalarından astrofiziğe dek uzanan geniş çaplı ve birbiriyle sıkı ilişki içinde olması gereken disiplinleri kapsıyor. Uzayı ve evreni araştırırken yakın çevremizi, gezegenleri ve her şeyden önemlisi Dünya'yı değişik bir açıdan inceliyor. ESA da uzay araştırmalarının yanı sıra Dünya'ya dair bilim programları üzerinde çalışıyor. Bu denli geniş çaplı bir alana yayılmış ESA projelerinin tümünü saymak, bu sayfaların kaldıramayacağı bir yükü oluşturur. Ama gene de önemli birkaç örneği vermekte yarar var.
ESA'ya bağlı böyle üç ana kuruluş var: • ESTEC (The European Space Research and Technology CenterAvrupa Uzay Araştırmaları ve Teknoloji Merkezi) Noordwijk, Hollanda • ESOC (The European Space Operations Centre-Avrupa Uzay Operasyonları Merkezi) Darmstadt, Almanya • ESRIN (The European Scientific and Research Institute-Avrupa Uzay Araştırmaları Enstitüsü) Frascati, İtalya.
ESA’ya Üye Olan Ülkeler Avusturya
Belçika
Çek Cum.
Danimarka
Finlandiya
Fransa
Almanya
Yunanistan
İrlanda
İtalya
Lüksemburg
Hollanda
Norveç
Polonya
Portekiz
Romanya
İspanya
İsveç
İsviçre
Birleşik Krallık
Kanada
Space Science we love space
13
dosya ESA'nın "bilim programı" kapsamında, 1968-1983 seneleri arasında fırlatılmış ve şu an görevlerini tamamlamış 11, şu anda etkin durumda 5 bilimsel uydusu var. 1978'de NASA ile ortak fırlatılan IUE (International Ultraviolet Explorer) uydusu, 10 000 gökcismini inceledi. Avrupa'nın en çok bilinen uzay aracı Giotto özellikle Halley kuyrukluyıldızını karşılaması ile tanınır; Giotto şimdilerde Güneş çevresindeki uzun yörüngesinde kış uykusunda! Tek astronomi uydusu olan Hipparcos, 1989 senesinde astrofizik çalışmaları için gökyüzündeki bütün yıldızların bir kataloğunu oluşturmak amacıyla fırlatılmıştı. Hipparcos, 120 000 yıldızın 2-4 miliark-saniye hassasiyetle ölçtüğü konum ve parallaksları hakkında epey veri topladı. Adını sıkça duyduğumuz, insanoğlunun uzaydaki gözü Hubble Uzay Teleskobu (Hubble Space Telescope) ESA'nın %15 ortaklıkla yürüttüğü bir proje. Buna göre Avrupa'lı araştırmacıların bu teleskopta %15 gözlem zamanı kullanma hakları var. Ama pratikte, yürüttükleri çalışmaların önemi nedeniyle bu zamanın daha fazlasını kullanıyorlar. 1990'da fırlatılan Ulysses, Güneş kutbunun üzerinde, şimdiye dek keşfedilmemiş bölgelerdeki parçacıkları ve alanları gözlemek üzere ekliptik düzleme dik bir yörüngeye oturtuldu. ISO da (Infrared Space Observatory) şimdiye dek yapılmış olandan binlerce kat daha çok hassasiyetle, kızılötesi ışınımları gözlemleyecek. Aralık 1995'te fırlatılan ve yeni keşiflerini yakınlarda Dünya'ya ulaştıran SOHO (Solar Heliospheric Observatory), Güneş'in gizlerini aralamaya devam ediyor. Elektromanyetik spektrumun X, Gama ve kızılötesi bölgelerinde gözlemlerini sürdüren XMM (X-Ray MultiMirror), INTEGRAL (International Gamma-Ray Laboratory) ve FIRST (Far Infrared and Submillimetre Telescope) projeleri evreni bu dalgaboylarında gözleyecek. Bunların dışındaki ARTEMIS (Advanced Relay Technology Mission) ve DRS (Data Relay Satellite) uyduları ise iletişim amaçlı uydu projeleri. ESA tarafından geliştirilen ve ilki 1979 senesinde fırlatılan Ariane roketleri ise 90 uçuşta 130'un üzerinde uyduyu Dünya yörüngesine yerleştirdi (Bunlardan biri de Türkiye'ye ait haberleşme uydusu TÜRKSAT). ESA'nın, her biri önemli bilimsel amaçları olan bu uyduları, uzay araştırmalarına ve dolayısıyla dünya bilimine katkılarını simgeliyor. Çünkü bu çalışmaların ürünleri, bütün dünya ülkelerinin araştırmacılarına veri olarak yansıyor. Dünya'nın Uzaydan Gözlenmesi Uzaydan Dünya'yı gözlemlemek, şimdiye değin, geniş bir uygulama alanına sahip verileriyle Dünya ve çevresinin düzenli bir görüntüsünü sağlayarak, bilimsel, sosyal, iktisadi ve politik düzeydeki önemini kanıtladı.
14
Space Science we love space
Peki sebep uzaydan gözlem? Üzerinde yaşadığımız gezegen kırılgan bir ekosisteme ve sınırlı kaynaklara sahip. Dünya'nın çevresi ve iklimi sadece atmosfer, okyanuslar, buzul bölgeleri ve karalardan etkilenmez; insanın da bunda payı vardır. Yerküredeki yaşantımızın sürmesi de, kaynakların iyi kullanımına ve ekosistemimizin karmaşık yapısını anlamaya dayanıyor. Günümüzün, sera etkisi, ozon deliği gibi önemli problemleri da global bir araştırma disiplini ve çözüm üretimini gerektiriyor. Dolayısıyla bu tür sorunların çözümünde karşımıza çıkacak soruların yanıtlarını uzaydan aramak daha yararlı hale geliyor. Çünkü canlı bir sistem olan Dünya'nın daha iyi anlaşılmasını sağlayacak sağlıklı ölçümler, sadece uydular yardımıyla elde edilebiliyor. Uzaktan kumanda edilebilen bu uydularla, Dünya'nın karasal kütlesini, okyanusları, buzulları ve atmosferi uzaydan gözlemek çok daha kolay hale geliyor ve sağlıklı ölçümler yapılabiliyor. Dünya'yı uzaydan gözlemek için yine, yerbilimleri, temel bilimler, uygulamalı bilimler, atmosfer bilimleri ve deniz bilimlerinin içinde olduğu karmaşık bir disiplinler ağına gereksinim var ESA bu konudaki çalışmalarını, ilki 1977'de fırlatılan Meteosat uyduları ile başlattı. Meteosat'ın elde ettiği görüntüleri hava durumu programlarından biliyoruz. Ama Meteosat, bu programlarda gördüğümüz gibi bölgesel değil, çok daha geniş alanlardan veri topluyor. Bu veriler de çoğunlukla bilimsel araştırmalarda ve hava tahmini raporlarında kullanılıyor. Yine Yeryüzü gözlemlerinin başka ayağını oluşturan yerbilimleri ve pratik uygulamaları için 1991'de ERS-1 (European Remote Sensing) ve 1995'de de ERS-2 uyduları yörüngeye yerleştirildi. Görece daha genç olan Metop ise özellikle kutup yörüngesinde dolaşarak meteorolojik veri sağlıyor. Yeni nesil yeryüzü gözlemi uydusu Envisat serisinin ilki ise 1999 senesinde fırlatılacak. Bu uydu, ERS uydularının görevlerini daha kapsamlı olarak sürdürmenin yanı sıra, özellikle çevrebilim, atmosfer kimyası ve okyanus bilimleri alanında önemli veriler sağlayacak. Tüm bu uyduların verilerine Avrupalı kullanıcıların ulaşabilmesi için ESA, 1977 senesinde Earthnet isimli bir programı devreye soktu. Earthnet ile, ERS uydularının verileri toplanıyor, yeniden işleniyor, arşivleniyor ve kataloglanıyor; bu da bütün dünya araştırmacılarına derli toplu hazır bir bilgi birikimi sağlıyor. Türkiye'nin de içinde olduğu birçok ülke, bu uyduların verileri ile kendi ülkelerinin jeolojik, coğrafi vb. özelliklerini araştırabiliyor.
dosya İnsanlı Uzay ve Mikroçekim İnsanoğlu yüzyıllar boyunca uzayda yolculuğu düşledi. Bu düş, 1950'li yıllara kadar ama bilimkurgu romanlarında kendine yer bulabildi. Ama en son 40 yıllık dönemde yaşanan gelişmeler bu düşlemi (fantezi) gerçeğe dönüştürdü. Henüz yıldızlararası yolculuk halen düş olsa da, bundan böyle Ay'a kişi gönderildi ve Mars' a ulaşmak bilimkurgu romanlarından bilimsel kitaplara terfi etti. Daha da önemlisi bundan böyle bilimsel deneyler ve laboratuvarlar dünya dışı uzaya taşındı. Son yıllarda bu konuda atılan en önemli adımlar kuşkusuz uluslararası uzay istasyonu ve uzay laboratuvarı projeleri. İnsanoğlunun en büyük projelerinden olan Uluslararası Uzay İstasyonu için ilk hazırlıklar kimi Avrupa ülkelerinde 1985'ten sonra başladı. 1988 senesinde hükümetlerarası bir anlaşmaya ABD ve Japonya da imza attı ve Avrupalı hükümetler de ortaklaşa ESA çatısı altında birleşmeyi kararlaştırdılar. 1993 senesinde Rusya'nın da katılımıyla projenin yürürlüğe konulma süreci başlatılmış oldu. Ekim 1995'te Fransa'da, ESA'ya üye ülkelerin toplantısında alınan kararlar üzerine, Avrupa bu çalışmadaki yerini almış oldu. Uluslararası Uzay İstasyonu'nda Avrupalılar'ın; COF (Columbus Orbital Facility) adı verilen ve uzay istasyonunun merkezine bağlanacak basınçlı bir laboratuvar kurma ve Ariane 5 ile fırlatılarak hem lojistik servis verip hem de istasyonu yeniden hızlandıracak ATV'yi (Automated Transfer Vehicle) yapma gibi iki temel katkısı olacak. Yörüngede düşük çekimli bir ortam, mükemmele yakın bir uzay boşluğu, Dünya'yı ve evreni gözlemek için uygun bir konum Uluslararası Uzay İstasyonu için fiziksel avantajlar. İstasyonun doğru yere yerleştirilmesi mikroçekimin sağlanması demek Mikroçekim, istasyonun konumu için gereken en ilginç özellik. Mikroçekimli ortam, çekim kuvvetlerinin etkisinin en az hissedildiği yer olarak düşünülebilir: Kütleçekimi, evrenin temel kuvvetlerinden birisidir ve yeryüzünde ya da bir gök cismi üzerinde dururken bize ağırlık hissi verir. Fakat, serbest düşme durumunda, Dünya etrafında dolanan uzay araçlarında gerçek mikroçekim adı verilen suni ağırlıksız durum yaratılır. Burada önemli olan Dünya' dan 300 km kadar yüksekteki araca etki eden çekim kuvvetiyle merkezkaç kuvvetin birbirini dengelemesidir. Yerçekimi, konveksiyon, çökelme ve ağırlıktan kaynaklanan basınç gibi etkilerle kendini gösterir; biyolojik, kimsayal ve fiziksel birçok olguyu etkiler ve öteki etki ya da kuvvetlerin çoğuna baskın gelir. Uzay istasyonunda yaratılacak olan mikroçekim ortam sayesinde, yerçekiminin etkilerinin perdesi kalkacak ve böylece günyüzüne çıkacak olan ikincil kuvvetlerin etkilerinin deneysel olarak çalışılması olanaklı hale gelecek. Bu koşullar altında, uzay istasyonunda, Dünya'da üretimi zor olan ürünlerin, karmaşık protein yapılarının ve kompozit malzemelerin üretimi için yeni perspektiflerin sağlanacağı umuluyor. Yerçekiminin bütün hayat biçimlerine olan etkisi bu biçimde ele alındığında temel biyolojik mekanizmaların ve işlemlerin kuramlarında yeni sürprizler kaçınılmaz oluyor. Şimdiye değin, mikroçekim koşullarında gerçekleştirilen deneylerde, gelişmiş kimyasal özellikli kristaller ve mükemmel yapılar elde edildi. Bundan sonrası için ise, önemli biyolojik maddelerin yapıtaşını oluşturan kimi protein kristallerinin X-ışını kırınımı yöntemiyle analizinin yeni ilaç araştırmalarında önemli rol oynayacağı bekleniyor.Aynı şekilde, hücre biyolojisinde de önemli bulgular ortaya çıkıyor.Örneğin ESA'nın Biorack uçuşunun sonuçlarına göre, kimi biyolojik hücreler ve tek hücreli organizmalar,
mikroçekim ortamında, Dünya'da olduğundan değişik gözleniyorlar. Bu da evrimin, hücre düzeyinde nasıl işlediğini anlamamıza yardımcı olabilir; çünkü Dünya'da bütün hayat biçimleri yerçekiminin varlığında evrimlerini tamamladı. İnsan fizyolojisi üzerine yapılan uzay deneyleri, kişi kalp/kan ve dolaşım sistemlerindeki faaliyetle ilgili yeni ve önemli görüşlere yol açtı. Bu sonuçlar da, astronotların ağırlıksız ortama nasıl uyum sağladıklarını anlamamızı kolaylaştırıryor. Bütün bu araştırmalar sonunda; İnsan vücudundaki su ve kan gibi sıvıların, yeni tanımlanan bir hormon tarafından denetim edildiğinin keşfi; ortakulakta bulunan kişi denge sisteminin konveksiyon tarafından belirlendiğinin keşfi ve daha önceden kuramsal olarak öngörülen, kristallerin büyütülmesi işlemi için düşük çekimli ortam gerekliliğinin kanıtlanması gibi önemli bilgiler elde edildi. Malzeme bilimleri ve doğa bilimlerinde, mikroçekim koşullarında yapılan uzay araştırmaları daha emekleme döneminde olmakla beraber elde edilen sonuçlar oldukça umut verici. Uzay istasyonunda, mikroçekim dışında vakum, aşırı sıcak ve aşırı soğuk gibi koşullar da sözkonusu. Bu koşulların etkileri üzerine çalışmak da bilimsel araştırmaların yanı sıra mühendislik gibi uygulamaya dayalı alanları içine alıyor. Tüm bu çalışmalar da astronomi, astrofizik, ışınım fiziği, manyetosfer fiziği gibi birçok disiplini biraraya getiriyor. Uluslararası uzay istasyonu ayrıca yeni teknolojiler için de bir test alanı, Dünya ve gökcisimlerinin gözlemi için bir platform ve uzaydaki bir bilimsel araştırma enstitüsü olacak. İstasyon ilk aşamada 3, tamamlandıktan sonra 6 astronotu barındıracak. İstasyonun ayrıca bilimsel ve teknik malzeme yüklerinin bulunacağı doğrudan dünya dışı uzaya açılan dış bağlantı elemanları da olacak. 108 m uzunluğunda ve 74 m genişliğindeki istasyonun kütlesi ise 400 ton. 335 ile 460 km arasında bir yüksekliğe yerleştirilecek olan istasyon, saatte 29 000 km hızla, Dünya'nın çevresini 90 dakikadan daha az bir sürede dolanacak. Yörüngesinde sinüs eğrisi şeklinde bir yol izlerken Dünya'nın %85'e yakın bir kesimi da gözlenebilecek. COF'un dışında istasyona araştırma amaçlı Japon ve Amerikan modülleri ile 3 adet Sovyet modülü yerleştirilecek. Amerika'nın laboratuvarlarının bul-unduğu modül 1998'de diğerleri ise 2002'de istasyonun tamamlanmasına kadar olan süreçte yörüngeye yerleştirilecek ve bütün bu laboratuvarlar arasında bir bilgi alışverişi sağlanacak.Uzayı deney amaçlı kullanmanın en önemli araçlarından biri de uzay laboratuvarları. ESA ilk uzay laboratuvarı çalışmalarına, Amerika'nın, 1970'lerin başında, mekiğin kargo kısmına yerleştirilebilecek bir laboratuvar yapmaları halinde Amerikan Uzay Mekiği programında yer almalarını teklif etmesiyle başlamış oldu. Amerika'ya ilk uzay laboratuvarı 1980 senesinde teslim edildi ve ESA astronotunun yeraldığı ilk görev de 1983 Kasımında gerçekleştirildi. Biorack (hücre biyolojisi), Anthrorack (insan fizyolojisi), Glovebox (deney hazırlama), gelişmiş akışkan fiziği modülü (akışkan bilimi), gelişmiş protein kristalleşme aracı (protein kristal büyütme) halihazırda kurulu olan uzay laboratuvarlarından bazıları. Uzay laboratuvarı programının ESA için başka önemi, Avrupa'lı araştırmacıları dünya dışı uzaya taşıması ve kendi astronot ekibini kurarak uzay araçları için gerekli deneyimi kazanması. Uzay laboratuvarları ve Mir'de görev alan ESA astronotları, şimdi Uluslararası Uzay İstasyonu'na hazırlanıyorlar. Geleceğin insanlı uzay serüvenleri de, tıpkı Uluslararası Uzay İstasyonu ve uzay laboratuvarı projelerinde olduğu gibi, bütün ulusların yakın işbirliği çerçevesinde düşünülebilir.
Space Science we love space
15
makale
Güneş Sistemimizde 10. Gezegen Var
Zecheria Sitchin
Yoksa bu, binlerce yıl öncesinden bildirilen ve beklenen NİBİRU (MARDUK) olabilir mi?
Bilimadamları; Pluto’dan, dünyaya üç kat daha uzak olan güneş sisteminin en uzak uzaysal objesini keşfettiler. Şu anda dünyadan 12.8 milyar km. uzaklarda bulunan onuncu gezegene; deniz canlılarının tanrıçasının adı olan “Sedna” adı verildi. California Teknoloji Enstitüsü’nden Dr.Mike Brown grubunda bulunan astronom arkadaşlarıyla birlikte, Polamar Caltech Gözlemevi’nde sergiledikleri kesintisiz çalışmaları sonunda, geçtiğimiz Kasım ayında Sedna’yı uzaydaki yörüngesinde saptamışlardı. Bu ilk görüntüden birkaç gün sonra, Sedna, daha güçlü bir teleskop olan Spitzer Uzay Teleskobu tarafından da saptandı. Sedna aynı zamanda, 1930’da Pluto’nun keşfinden beri güneş sisteminde keşfedilen en iri uzaysal obje. 1000 km lik bir çapı olduğu tahmin edilmekte. Sedna halen güneşten 100 milyar mil (kabaca, dünyanın güneşe olan olan uzaklığından 90 kat) daha uzakta ve eksantrik bir yörünge üzerinde bulunmaktadır. Pluto’nun 9.cu gezegen olduğunu kabul edenler, Sedna’yı da yeni keşfedilen bir gezegen olarak önermektedir. NASA da, yeni gezegeni; Charles Arthur’un önerdiği (Inuit Tanrıça’nın adıyla) Sedna olarak adlandırmayı kabul etmiş ve onu, 1930’da Pluto’nun keşfinden beri bulunan 10. gezegen olarak, ilan etmiş bulunmaktadır. Aslında, bilinen Güneş Sistemimiz’in en uzak mesafelerinin ötesinde başka bir gezegenin var olup olmadığı sorusu, Uranüs ve Neptün gezegenlerinin yörüngesel hareketlerindeki düzensizliklerinden ötürü uzun yıllardır tahmin edilmekteydi. Yerçekimsel bir kuvvet, bu iki dev gezegenin yörüngelerinde düzensizliklere yol açmaya devam etmektedir. Bu kuvvet, çok uzak ve görünmeyen büyük bir nesnenin varlığını akıllara getirmekteydi.. Birleşik Devletler Donanma Rasathanesi tarafından yapılan son hesaplamalar, Uranüs ve Neptün gezegenlerinin yörüngesel hareketlerinde meydana gelen düzensizlikleri onayladı. Rasathanede çalışan bir astronom olan Dr. Thomas C. Van Flandern, bu düzensizliklerin tek bir keşfedilmemiş gezegenin varlığıyla açıklanabileceğini söylemektedir. O ve bir meslektaşı, Dr. Richard Harrington, 10’uncu gezegenin Pluton’un yörüngesinin 5 milyar mil ötesine ulaşan oldukça eliptik bir yörüngeye sahip olması gerektiğini hesaplıyorlar. Ve ilk olarak 1982 yılında NASA ‘dış gezegenlerin ötesinde gizemli bir nesnenin var olduğu kesindir’ şeklinde bir bildiride bulunarak X Gezegeni’nin varlığına ilişkin olasılığı resmi olarak kabul etmişti. Bir yıl sonra, uzaya yeni fırlatılan IRAS (Infrared Astronomical Satellite-Kızılötesi Astronomik Uydu), uzayın derinliklerinde büyük, gizemli bir nesne tespit etti. Washington Post, California JPL’den IRAS Projesi’nde görevli bir bilimadamı olan Gerry Neugebauer ile yaptığı röportajı şöyle özetledi: “Orion Takımyıldızı yönünde, bu güneş sisteminin bir parçası olabilecek kadar Dünya’ya yakın bir gökcismi bulunmuştur. Bütün söyleyebileceğim, bunun ne olduğunu henüz bilmediğimizdir.” Nibiru’ya gelince: Astronomlar, neredeyse elli yıldır, güneş sisteminde, Pluton’un dışında, oldukça uzun yörüngeli bir gezegenin varlığından şüpheleniyor ve bu doğrultuda araştırmalar yapıyorlar. “Planet X” adı verilen bu araştırma içinde, Zecharria Sitchin’in Sümer metinlerinden çıkardığı bilgilerin doğruluğunun kanıtlanmak üzere olduğunu söyleyenlerde vardı. Şimdi Nibiru’nun büyüsü giderek daha çok insanı çekmeye başlıyor. Hele, gezegenin dünya yakınına bir daha ki geliş tarihinin aşağı
16
Space Science we love space
yukarı 2012 yılına rastlayacağı tezi dikkate alınınca, heyecan daha da artıyor. Bilindiği gibi, Olmec ve Maya takvim sisteminin döngüler üzerine kurulu yapısında, merakla beklenen bir tarih var. Bu, Maya takviminde “13 Ahau” olarak adlandırılıyor ve bir daha ki 13 Ağustos da 2012’ye rastlıyor.. Sitchin dünyanın her yerinde akademik çevrelercede sevgi ve saygıyla anılan çok değerli bir araştırmacı. Dahası, yaşamının kırk yılını Mezopotamya uygarlıklarına ait çivi yazısı tabletlerin derlenip okunmasına ve deşifre edilmesine vermiş.Yazıtlara gore, dünyamız, milyonlarca yıl önce “Nibiru” adlı bir gezegenle yaşadığı büyük bir çarpışma sonucu parçalandı ve bugünkü halini aldı.
Dünyadan kopan parçalar, bugün Mars ile Jüpiter arasında yer alan asteroid kuşağını oluşturdu, bu arada çarpan Nibiru gezegeni de kuyrukluyıldız benzeri çift odaklı eliptik bir yörüngeye girdi Güneş Sistemi’nde. Bu yörünge, yaklaşık 3600 yıl sürüyordu. Sitchin teorisine daynak olarak dünyanın “amorf” yüzey biçimini gösteriyor: Eğer dünyadan okyanuslardaki suyu çeker.
İşte, bundan 450 000 yıl önce, “Nibiru” ya da “Marduk” adlı bu gezegenden, bir grup ziyaretçi gelmişti dünyamıza. Sümerlerin büyük tanrısı Anu, aslında bu federasyonun başkanıydı ve onun tarafından dünyamıza bazı mineraller almak üzere yollanmış olan ekibe de “Annunaki” deniyordu. Başlarında, Sümer dininin en büyük tanrısı olan Enlil vardı. Enki, İnanna, Ninlil, Ereşkigal gibi diğer “tanrı”lar da aslında bu ekibin “beyin takımı”nı oluşturmaktaydı. Gelirken, yanlarında, madenlerde çalıştırmak üzere eğitilmiş iri cüsseli, devasa işçiler getirmişlerdi ki bunlar Tevrat’taki “Nefilim” e denk geliyordu. Bir süre sonra ağır şartlara isyan eden devlerin yerine, dünyadaki varolan en uygun yaratık seçilmiş, bu maymunsu yaratık üzerinde genetik iş-
lemler uygulanarak “insan nesli” geliştirilmişti. Annunakiler arasında, bu insanlarla ilişki kuranlar da çıkmıştı ve bir anlamda “melez tür” yaratma deneyleri yapılmıştı – aynı, Yaratılış bölümünde “Tanrının oğulları insan kızlarını eş olarak seçti” ayetinde söylendiği gibi. Tevrat’ın “Genesis” bölümünün 6. bölümünde adları geçen ve Tufan dan önce insan oğullarının kızlarıyla evlenen “Nefilimler” in 12. Gezegenden geldiği yazar. “Nefilim” sözcüğünün özgün anlamı “Tanrı’nın Oğulları veya Göklerden Gelen Devlerdir.” Sitchin’e göre tarihsel bilgiler Kutsal kitapların içinde saklıdırlar. Onbinlerce yıl bu insanları çalıştıran Nibiru sakinleri, yani “Annunakiler”, İsa’dan önce 1600 dolaylarında, aralarındaki bir dizi karışıklık sonucu dünyadan ayrıldılar. Bir sonraki gezegen yörüngesi yaklaşımında, yani 3600 yıl sonra geri dönmek üzere. İşte Sitchin’in teorisi bu. Hemen tekrar belirtelim, bütün bu iddialar ünlü dil bilimcinin birer birer deşifre ettiği 5000 yıllık Sümer tabletlerinin çevirisine dayanıyor. Dahası, Sitchin’in anlattıkları, Tevrat dahil bütün eski dini kaynakların Sümer mitolojisinden esinlendiği yolundaki arkeoloji ve Sümeroloji görüşlerini destekliyor. Eski Sümer metinlerinde Nibiru gezegeninin, 3600 yılda bir dünyanın yakınına gelip sonra yine uzaklara doğru yöneldiğinden söz ediliyor. Bu dönemlerle ilgili anlatılanlar, hayli çarpıcı. Ünlü Sümer yaratılış destanı Enuma Eliş’te, Nibiru geldiği sırada dünyada olanlardan söz ediliyor ve Tanrılarının gezegeni yaklaşırken, dünyanın büyük depremlerle ve sellerle, kasırgalarla sarsıldığı anlatılıyor. Kadim halklar, 12. Gezegenin periyodik yaklaşmasını; büyük karışıklıkların, büyük değişimlerin ve yeni devirlerin bir belirtisi olarak dikkate almışlar. Bu gün Eski Ahit’te , yağmurların,
sellerin ve depremlerin zamanı olarak tasvir edilmektedir. Mezopotamyalı bilginler gibi Musevi kahinler de bu gezegenin Dünya’ya yaklaştığı ve insanoğluna görünür hale geldiği zamanı, yeni bir çağın öncüsü olarak değerlendirmişlerdir. Bu arada, NASA’nın açıkladığı ve SEDNA diye isimlendirdiği gezegenle ilgili gelişmeleri ve açıklamaları yakından takip etmeye devam edeceğiz. Umarız, NASA, UFO’lar konusunda ve daha birçok konuda izlediği gizlilik ve yanlış bilgilendirme politikasını bu konuda sürdürmez.
Space Science we love space
17
araştırma
Uzay Teknolojisi Yapay Uydular Yapay uydular insanoğlunun geliştirip Dünya'nın veya başka gezegenlerin yörüngesine yerleştirdiği uydulardır. Bu uydular genellikle yarı-bağımsız bilgisayar kontrollü sistemlerdir.
Biyouydular (Biosatellites): Bilimsel amaçlarla canlı organizmalar taşıyan uydulardır. Minyatür uydular: Çok çeşitli amaçlarla kullanılabilen sıradışı şekilde ufak cüsseli uydulardır. 500–100 kg arasında olanlara "miniuydu", 100–10 kg arasında olanlara "mikrouydu", 10 kg' dan daha hafif olanlara "nanouydu" denir. Seyrüsefer uyduları (Navigasyon uyduları): Radyo sinyalleri vasıtasıyla dünya üzerindeki mobil cihazların yerlerini GPS sayesinde tespit etmeye yarayan uydulardır. Günümüzde uçaklarda, otomobillerde hatta elde kullanımı oldukça yaygınlaşmış olan sistem. sayesinde dünya üzerindeki konum birkaç metre hassasiyetiyle tespit edilebilir. Gözetleme uyduları: Daha çok askeri gözetleme ve keşif amaçlarıyla kullanılan bu uyduların gerçek kabiliyetleri konusunda detaylı bir bilgi mevcut değildir. Bunun nedeni, bu sistemlere dair bilgilerin "çok gizli" gizlilik derecesinde olmasıdır. Gözlem uyduları: Bu uydular sivil gözlem amacıyla (çevre faciaları, harita yapımı vs.) kullanılan uydulardır. Güneş enerjisi uyduları: Bu uydular güneş enerjisini dünya üzerindeki alıcılara yönlendirerek, alternatif enerji kaynağı olarak kullanılması planlanan uydulardır.
1957'de SSCB tarafından fırlatılan ilk yapay uydu olan Sputnik 1'den beri, binlerce yapay uydu Dünya'dan fırlatılmıştır. Bu uyduların her birinin belli bir amacı vardır. Yapay uyduların amaçlarından bazıları şunlardır: Haberleşme uyduları: TV, radyo, telefon gibi iletişim araçlarını kullanabilmek için uzaya gönderilmiş uydulardır. Modern haberleşme uyduları çoğunlukla "Molniya" veya "Alçak Dünya" yörüngelerini kullanırlar. Meteoroloji uyduları: Bu uydular dünyadaki meteorolojik olayları gözlemlemek için kullanılırlar. Anti-uydu silah sistemleri: "Katil uydular" olarak da bilinen bu uyduların amaçları düşman uydularını yok etmektir. Düşman uyduları vurmak için kinetik mermiler ya da enerji veya partikül silah sistemleri kullanırlar. Astronomi uyduları: Uzaydaki diğer gökcisimlerini gözlemek amacıyla kullanılırlar.
18
Space Science we love space
Uzay istasyonları: Uzay istasyonları, üzerinde insanların yaşaması için inşa edilmiş yapılardır. Günümüzde bilimsel amaçlarla kullanılan bu yapılar astronotların yıllarca barınmasına imkân verebilmektedir. Bu istasyonlar uzay taşıtı değillerdir ve iniş-kalkış kabiliyetleri yoktur. Bu istasyonlara gidiş geliş diğer uzay taşıtları vasıtasıyla sağlanır.
Ay'ı Parlatan Dev Patlama NASA, sürekli meteor yağmuruna maruz kalan Ay’ın son zamanlardaki en büyük çarpışmalardan birini yaşadığını ve yüzeyinde delik oluştuğunu belirtti. Ay’ın yüzeyine Mart ayında çarpan meteor, 20 metre genişliğinde krater oluşturdu. Dünya, zırh görevi gören atmosferi sayesinde sayısız meteroitin tehdidinden uzak kalmayı başarsa da, NASA 2005’ten bu yana 300’den fazla uzay taşının yüzeye ulaşmayı başardığına dikkat çekti. Şüphesiz Dünya’nın ağzına getiren en büyük meteor tehdidi, 15 Şubat sabahı Rusya’nın Çelyabinsk kenti üzerinde patlayan meteor olmuştu. NASA, LRO (Ay Keşif Uydusu) Dünya’nın uydusunda yaşanan patlama hakkında daha fazla bilgi elde etmeyi planlıyor.
Dünya gibi çok katmanlı bir atmosferi olmadığı için meteor yağmurlarına karşı savumasız kalan Ay, son zamanların en şiddetli çarpışmasına tanık oldu. ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), 17 Mart’ta Ay’a çarpan bir meteorun, 20 metre genişliğinde bir krater açtığını belirtti. Saatte 90 bin kilometreyle Ay’a çarpan gök cisminin neden olduğu patlama, Dünya’dan çıplak gözle bakıldığında fark edilebilecek bir parlama ortaya çıkardı. NASA Meteroit Çevre Ofisi’nden Bill Cooke, “17 Mart 2013 tarihinde, Mare Imbrium’a küçük bir meteor isabet etti... Yaşanan çarpışma, geçmişte tanık olduğumuz çarpışmalara kıyasla 10 kat daha fazla parlaklık saçtı” açıklamasını yaptı. Mare Imbrium, 1146 km genişliğiyle Ay’ın en büyük kraterlerinden biri olarak biliniyor. 3-4.5 milyar yıl yaşındaki krater, geçmişte lavlarla dolu olduğu için karanlık bir yüzeye sahip. Gökbilimciler, son sekiz yıldır Ay yüzeyinde yaşanan meteroit çarpmalarının takip edildiğini ve ilk defa bu denli büyük bir çarpışma gözlemlendiğini ifade etti.
Ay'daki patlamaların noktaları. Kırmızı ile işaretlenen nokta en son patlamanın yaşandığı yeri gösteriyor.
GÜNEŞ SİSTEMİ’NDE HAREKETLİ GECE
Gerçek zamanlı olarak izlenmeyen çarpışma, NASA’nın Alabama eyaletindeki Marshall Uzay Uçuş Merkezi’ndeki 35 santimetre genişliğindeki teleskoplar tarafından kaydedildi. Görüntüleri ilk fark eden isim olan Ron Suggs, “O kadar parlaktı ki gözümü aldı” ifadesini kullandı. Gökbilimciler, Ay’a çarpan gök cisminin 0.3-0.4 metre genişliğinde ve 40 kilo civarında olduğunu tahmin ediyor. Çarpışmanın, 5 ton TNT’ye eşdeğer bir patlama ortaya çıkardığı ifade edildi. Ay’ın son sekiz yılın en büyük patlamasına tanık olduğu gece, Dünya’nın da çok sayıda meteroitin hücumuna uğradığı belirtildi. Bill Cooke, “17 Mart gecesi NASA ve Western Ontorio Üniversitesi, Dünya ve Asteroit Kuşağı arasında neredeyse aynı yörüngelerde hareket eden çok sayıda ateş topu tespit etti” dedi.
Space Science we love space
19
inceleme
Güneş
Güneş Sistemi'nin merkezinde yer alan yıldız. Orta büyüklükte bir yıldız olan Güneş, tek başına Güneş Sistemi' nin kütlesinin % 99,8'ini oluşturur. Geri kalan kütle Güneş'in çevresinde dönen gezegenler, asteroitler, göktaşları, kuyrukluyıldızlar ve kozmik tozlardan oluşur. Gün ışığı şeklinde Güneş'ten yayılan enerji, fotosentez yoluyla Dünya üzerindeki hayatın hemen hemen tamamının var olmasını sağlar ve Dünya'nın iklimi ile hava durumunun üzerinde önemli etkilerde bulunur. Samanyolu Gökadasında bilinen yaklaşık 200 milyar yıldızdan birisi olan Güneş'in kütlesi sıcak gazlardan oluşur ve çevresine ısı ve ışık şeklinde radyasyon yayar. Güneş'in çapı Dünya'nın çapının 109 katı (1.5 milyon km), hacmi 1,3 milyon katı ve ağırlığı 333.000 katı kadardır. Yoğunluğu ise Dünya'nın yoğunluğunun ¼’ü kadardır. Güneş kendi ekseni etrafında saatte 70.000 km hızla döner ve bir tam turunu yaklaşık 25 günde tamamlar. Güneşin yüzey sıcaklığı 5500 °C ve çekirdeğinin sıcaklığıysa 15,6 milyon °C’dir. Güneş'ten çıkan enerjinin 2,2 milyarda 1'i yeryüzüne ulaşır. Geriye kalan enerjisi uzayda kaybolur. Güneş’in üç günde yaymış olduğu enerji, Dünya'daki tüm petrol, ağaç, doğalgaz, vb. yakıta eşdeğerdir. Güneş ışınları 8,44 dakikada yeryüzüne ulaşır. Güneş, Dünya 'ya en yakın yıldızdır. Çekim kuvveti Dünya yer çekiminin 28 katıdır. Güneş yüzeyi kütlesinin %74'ünü ve hacminin %92'sini oluşturan hidrojen, kütlesinin %24-25'ünü ve hacminin %7'sini oluşturan helyum ile Fe, Ni, O, Si, S, Mg, C, Ne, Ca, ve Cr gibi diğer elementlerden oluşur. Güneş'in yıldız sınıfı G2V'dir. G2 Güneş'in yüzey sıcaklığının yaklaşık 5.780 K olduğu, dolayısıyla beyaz renge sahip olduğu anlamına gelir. Günışığının atmosferden geçerken kırılması sonucu sarı gibi görünür. Bu mavi fotonların Rayleigh saçılımının sonucunda yeteri kadar mavi ışığın kırılmasıyla geride sarı olarak algılanan kırmızılığın kalmasıdır. Tayfı içinde iyonize ve nötr metaller olduğu kadar çok zayıf hidrojen çizgileri de bulunur. V eki (Roma rakamıyla beş) çoğu yıldız gibi Güneş' in de ana dizi üzerinde olduğunu gösterir. Enerjisini hidrojen çekirdeklerinin füzyonla helyuma dönüşmesinden elde eder ve hidrostatik denge içindedir, yani zaman içinde ne genişler ne de küçülür. Saniyede 600 milyon ton hidrojen, helyuma dönüşür. Bu da, Güneş`in her geçen saniye 4,5 milyon ton hafiflemesine yol açar. Güneş'teki füzyon olayı sonucunda kızıl kırmızımsı bir alev 15-20 bin km yükselir ve Güneş Fırtınası meydana gelir. Galaksimizde 100 milyondan fazla G2 sınıfı yıldız bulunur. Güneş, galaksimiz içinde bulunan yıldızların % 85'inden daha parlaktır, Güneş'ten daha sönük olan bu yıldızların çoğu kırmızı cücelerdir. Güneş, Samanyolu merkezinin çevresinde yaklaşık 26.000 ışıkyılı uzaklıkta döner. Galaktik merkez çevresinde bir dönüşünü yaklaşık 225–250 milyon yılda bir tamamlar. Yaklaşık yörünge hızı saniyede 220 kilometredir (+/-20 km/s). Bu da her 1.400 yılda bir, 1 ışıkyılı ve her 8 günde 1 GB'dir. Bu galaktik uzaklık ve hız bilgileri şu anda sahip olduğumuz en doğru bilgilerdir ancak daha fazla öğrendikçe bunlar da gelişebilir. Güneş günümüzde Samanyolu'nun daha büyük olan Kahraman kolu ve Yay kolu arasında kalan Orion kolu'nun iç kısmında, Yerel Yıldızlararası Bulut içinde yüksek sıcaklıkta dağınık gaz bölgesi olan düşük yoğunluklu Yerel kabarcık içinden geçmektedir. Dünya'ya 17 ışıkyılı uzaklıkta yer alan en yakın 50 yıldız içinde Güneş, mutlak kadir olarak dördüncü sıradadır.
Yapısı
Güneş bir sarı cücedir. Güneş Sistemi'nin toplam kütlesinin yaklaşık % 99'unu oluşturur. Güneş hemen hemen mükemmel bir küre şeklindedir, basıklığı yalnızca 9 milyonda birdir, yani kutuplararası çapı ile ekvator çapı arasında bulunan fark yalnızca 10 km.'dir. Güneş plazma hâlindedir ve katı değildir; dolayısıyla kendi ekseni etrafında dönerken
20
Space Science we love space
kademeli olarak döner, yani ekvatorda kutuplarda olduğundan daha hızlı döner. Bu gerçek dönüşün periyodu ekvatorda 25 gün, kutuplarda 35 gündür. Ancak Dünya Güneş'in etrafında dönerken gözlem noktamız sürekli değiştiği için Güneş'in görünür dönüşü ekvatorda yaklaşık 28 gün kadardır. Bu yavaş dönüşün merkezkaç etkisi Güneş'in ekvatorunda yüzey çekiminden 18 milyon kat daha güçsüzdür. Aynı zamanda gezegenlerden kaynaklanan gelgit etkisi Güneş'in şeklini belirgin derecede etkilemez. Kayalık gezegenlerde olduğu gibi Güneş'in belirli sınırları yoktur. Dış katmanlarında, merkezinden uzaklaştıkça gaz yoğunluğu üstel olarak azalır. Ancak aşağıda açıklandığı gibi Güneş 'in belirgin bir iç yapısı bulunur. Güneş'in yarıçapı merkezinden ışıkküresinin (fotosfer) kenarına kadar ölçülür. Bu hemen yukarısında gazların önemli miktarda ışık saçamayacak kadar çok soğuk ya da çok ince olduğu katmandır. Işık yuvarı çıplak gözle görülen yüzeydir. Güneş çekirdeği toplam hacminin yüzde 10'una ama toplam kütlesinin yüzde 40'ına sahiptir. Güneş'in içi doğrudan gözlemlenemez ve Güneş elektromanyetik ışımaya karşı opaktır. Ancak nasıl sismoloji deprem tarafından üretilen dalgaları kullanarak Dünya'nın iç yapısını ortaya çıkarıyorsa helyosismoloji de Güneş'in içinden geçen basınç dalgalarını kullanarak iç yapısını ölçmeye ve görüntülemeye çalışır. Güneş'in bilgisayar modellemesi de iç katmanları araştırmak amacıyla kuramsal bir araç olarak kullanılır.
akademik
Astronomi Tarihi’ne Giriş
İlk insanlar sadece gece ile gündüzün birbirini takip etmesinden “Gün” kavramını ,sabit gök cisimlerinden “Zamanı”,Ay’ın evrelerinden “Takvimi” bulmuşlardır. İnsanlığın gök cisimlerini Geosentrik(Yer Merkezli Evren Modeli) olarak incelemeleri yüzyıllar sürmüştür.Güneş’in,Ay’ın ve Yıldız’ların görünen bağıl konumlarına,hareketlerine ve parlaklarına zaman astronomisine bağlı olarak incelemeleri uzun zaman almıştır.Ancak gerçek bir araştırma 16.yy da gerçekleşebilmiştir.Bu yy da Copernic’ in Helyosentrik (Güneş Merkezli Evren Modeli) Sistemi keşfetmesi, dürbünün icadı, Kepler Yasaları ve Newton’un çekim kanununun ard arda gelmesi astronominin hızla gelişmesine sebep olmuştur. Böylece gök cisimlerini evren içindeki gerçek konumları ve parlaklıkları belirlenmeye başlanmıştır.Newton’un çekim kanununun ardından ışığın renklere ayrılmasının bulunmasının Fraunhofer’ın Spektroskopu keşfetmesi Lagrange’nin ve Laplace’ın Gök Mekaniği ile ilgili çalışmaları astronominin matematik ve fizik ile iç içe gelişmesini sağlamıştır.Böylece kuramsal çalışmalar başlamıştır.20.yy’ın başında atomun yapısı ile ilgili çalışmalar Blanck’ın Kuantum Teorisi, Einstein’nın Rölativite Teorileri fizikte olduğu gibi Astronomi de de sıçramalara sebep olmuş,modern astronomi ile birlikte kozmolojik kavramlarda ortaya çıkmıştır. 1932 yılında Radyo Astronomi ‘nin ortaya çıkması ve 2.Dünya savaşı sırasında radyo tekniğinin gelişmesi uzundalga boyu bölgelerde ışınım gönderen yeni radyo kaynaklarının keşfine yol açmıştır.Radyo teleskoplarla yapılan gözlemler galaksimizin spiral yapısını ortaya koymuştur.Radyo astronomi tekniğinin hızla gelişmesi ekstragalaktik radyo kaynaklarının ve yüksek enerjili bazı gök cisimlerinin keşfini sağlamıştır. 1950’li yılların sonunda uzay aracı ya da yapay uydu çalışmalarına başlanması astronomiden yeni,uzay teknolojisi alanını açmıştır.Uzay arçlarının fırlatılması ve yörüngeye oturtulması sonucunda atmosfer dışı gözlem olanakları ortaya çıkmıştır.Böylece gök cisimlerinin özellikle kısa dalga boylarında ve yüksek enerjili gök cisimlerinin gözlenmesi astrofiziğin gelişmesini sağlamıştır.İlk önce insansız daha sonra insanlı uçuşların yapılması ve 1969 yılında gönderilen Apollo 11 aracındaki 3 astronottan 2 si Ay’a inmiştir.1970 yılından sonra bu çalışmalar hızlanmıştır.Daha sonra Venüs ve Mars’a uzay araçları gönderilmiş bu gezegenler hakkında önemli bilgiler elde edilmiştir.Daha sonra Jüpiter den başlamak kaydı ile gezegenlerin fotoğraflarını çekecek ve dünya ya bilgi gönderecek uzay araçları gönderilmiştir.
22
Space Science we love space
Astronomi Tarihi’nin Dönemleri Astronomi tarihi üç ana başlık altında incelenebilir. 1- Dürbünden önce astronomi 2- Dürbün ve Teleskop Çağı 3- Uzay Teknolojisi
İlkel Astronomi Gökyüzünün ve gök cisimlerinin gözlemi insanlığın kendisi kadar eskidir.Yüzbinlerce yıl önce insanoğlu düşünmeye başlayıp doğa içindeki varlığını idrak etmesi ile birlikte dikkatini bağımlı olduğu büyük astronomik olaylara yöneltmiş olmalıdır.Bu olaylar gündüz ve gecenin ardarda gelmesi Güneş’in hergün ortaya çıkıp kaybolması mevsimlerin periyodik olarak meydana gelmeleri sayılabilir.İnsan yazıyı icad etmeden çok önce Ay’ın evrelerinin gök yüzünde her gece görünmesini yıldızların ve Güneş’ in yıllık yer değişimini gözlemişlerdir.Gök yüzünün bu ilkel gözlemi daha iyi bir yer aramak ya da ekim,hasat ile ilgili hava tahminlerini yapabilmek için daha düzenli gözlemler yapmışlar ve bu gözlemlerde yavaş yavaş gelişerek, insanda bir yerde bilinçlenerek astonominin başlangıcına ulaşılmıştır.Ancak bu ilk astronomik kavramlar yüzyıllar boyunca mistik ve mantık dışı düşüncelerden kolay kolay kurtulamamıştır.Bunların kaynağı gök cisimlerinin arz dışında ve erişilemez ve büyük bir güce sahip olması gibi düşüncelerdir. Böylece gökyüzünün incelenmesi uzun süre ikili bir görünüm ortaya koymuştur.Bir yandan gök cisimleri ile insanın ilgilenmesi çevrimsel olayların değişmez doğa kanunlarına ortaya çıkarmış öte yandan insanın gök yüzüne kendinen uzaklaştıkça gücü artan varlıkları yerleştirmesine yol açmıştır.Bu ilkel kavramların hem kutsal hemde sosyal karakterleri insan bilincinde uzun süre yerleşmesine neden olmuştur.Bu da astronomi ile felsefe arasında güçlü bi ilişkinin temellerini oluşturmuştur.
akademik
Güneş Tutulması
Ay'ın yörünge hareketi sırasında Dünya ile Güneş arasına girmesi ve dolayısıyla Ay'ın Güneş'i kısmen ya da tümüyle örtmesi sonucunda gözlemlenen doğa olayıdır. Halkalı Güneş Tutulması: Ay'ın, Güneş'in önünden tam kavuşumlu geçişinde Güneş'i tam örtmediği zaman gözlemlenir. Ay' ın çapı, Güneş'in ışıkyuvarının çapının yaklaşık 400'de biridir. Ancak Ay'ın Dünya'ya uzaklığı, Güneş'in uzaklığının yine yaklaşık 400'de biridir. Bu yüzden Ay'ın Dünya'dan görünür büyüklüğü Güneş ile yaklaşık olarak aynıdır. Ancak gerek Dünya'nın Güneş çevresindeki, gerekse Ay'ın Dünya çevresindeki yörüngeleri tam daire olmadığından, Ay her tam kavuşumlu geçişte Güneş'i tam olarak örtmez. Bu durumda, Güneş diskinin Ay tarafından örtülmeyen kısmı, Dünya'dan halka şeklinde gözlemlenir. Hibrit Güneş Tutulması: Tutulmanın Dünya yüzeyinin bazı bölgelerinde tam, bazı bölgelerinde halkalı olarak gözlenmesi demektir. Hibrit tutulmalar ender olarak görülür. Parçalı Güneş Tutulması: Ay'ın Güneş'i kısmen örtmesi sonucunda oluşur. Her tam ve halkalı tutulma, parçalı tutulma olarak başlar ve tam kavuşumdan sonra yine parçalı tutulma halinde devam eder ve biter. Tam tutulma sırasında, tutulmanın tam olarak gözlenebildiği Dünya yüzeyindeki dar koridorun dışındaki geniş alanlarda, tutulma parçalı tutulma olarak görülür.
Tutulmanın olması için Ay'ın yeniay evresinde olması ve Dünya' ya göre Güneş ile kavuşum halinde olması, yani yörünge düzleminin Dünya'nın Güneş çevresindeki yörünge düzlemi ile çakışması gerekir. Bir yıl içinde Ay, Dünya çevresinde yaklaşık 12 kez dönmesine karşın, Ay'ın yörünge düzlemi ile Dünya'nın yörünge düzlemi arasında 5 derece kadar bir açı olması sonucu, Ay her defasında Güneş'in tam önünden geçmez ve dolayısıyla bu çakışma seyrek olarak oluşur. Bu yüzden, yılda iki ile beş arasında güneş tutulması gözlemlenir. Bunlardan en çok ikisi tam tutulma olabilir. Güneş tutulması Dünya üzerinde dar bir koridor izler. Bu yüzden herhangi bir bölge için güneş tutulması çok ender bir olaydır. Güneş tutulması, tam tutulma zamanı dışında asla çıplak göz ile izlenmemelidir. En son gözlemlenen Güneş tutulması, 11 Temmuz 2010'da gerçekleşen tam tutulmadır. Türkiye'den gözlemlenebilen en son Güneş tutulması ise, 29 Mart 2006 tarihinde gerçekleşmiştir. En son da 4 Ocak 2011 tarihinde görülmüştür. Tutulma Türleri Tam Güneş Tutulması: Ay'ın Güneş'in Dünya'dan disk halinde görünen ışıkyuvarını tümüyle örtmesi ile oluşur. Güneş'in çok parlak olan ışıkyuvarı Ay'ın karanlık gölgesi ile örtülür ve Güneş' in ışıkyuvarından çok daha soluk olan Güneş tacı çıplak gözle görülebilir hale gelir. Tutulmaya ancak tam tutulma zamanında güvenli olarak çıplak gözle bakılabilir. Bu sırada hava, parlak yıldızlar ve gezegenler gözle görülebilecek kadar kararır. Tam tutulma, Dünya yüzeyindeki dar bir koridorda gözlenebilir.
Gözlem
Çok kısa bir süre bile olsa Güneş'e doğrudan bakmak, göz retinasında kalıcı hasara ve dolayısıyla körlüğe varan görüş kalıcı görüş bozukluklarına neden olabilir. Retina acıya duyarlı olmadığından, bu hasarın oluşma hissi algılanmaz. Olağan koşullar altında Güneş, doğrudan bakılamayacak kadar parlaktır. Ancak tutulma sırasında Güneş kısmen örtüldüğünde, parlaklığı azalıp doğrudan bakılabilir olduğu yanılsaması kolaylıkla oluşabilir. Özellikle çocuklar ve deneyimsiz gözlemciler bu yanılgıya kolaylıkla düşebilirler. Göz bebeği en parlak nesneye değil, ortamdaki toplam ışığa göre tepki verir. Dolayısıyla göz bebeği Güneş diski kısmen örtüldüğünde, Güneş'in normal haline bakıldığı durumdan daha geniş olur, böylelikle retina Güneş'in örtülmeyen kısmından gelen ışınıma daha çok maruz kalır. Bu yüzden, tam tutulma süresi dışında tutulma halindeki Güneş'e doğrudan bakmak, normal koşullardaki Güneş'e bakmaktan daha tehlikelidir. Güneş'e özel önlem alınmaksızın dürbün, teleskop, fotoğraf makinesi vizörü gibi optik araçlarla bakmak ise, çıplak gözle bakmaktan çok daha tehlikelidir.
Space Science we love space
23
dosya
Güneş Sisteminin Oluşumu Üzerinde yaşadığımız Dünya’nın ve bizi ısıtan, Dünya’yı aydınlatan Güneş’in aslında hidrojen gazı atomlarının yoğunlaşmasıyla oluştuğu söylenir. Yani bu muazzam yapılar, Güneş, gezegenler, kuyrukluyıldızlar, gezegen uyduları, asteroitler hidrojen gazının bir tür tepkimesiyle oluşmuştur. Varsayım bu, ancak insana inanılmaz geliyor.
Güneş sisteminin oluşumunu açıklayan kuramlardan bugün için en kabul edileni Bulutsu Kuramıdır. Bu kurama göre Güneş ve Güneş sistemi yoğun halde bulunan hidrojen gazı başta olmak üzeri gaz ve toz bulutlarının dönmesiyle oluştu. Ama nasıl? Güneş sistemini oluşturan gaz ve toz bulutu önce dağınık bir yapıdaydı ve dönme hareketi yapmaktaydı, ancak bu hareket oldukça yavaştı. Bir süre sonra bulutun bir yerinde yoğunlaşan maddenin kütle çekimi de artınca etrafındaki gaz ve toz bulutu daha hızlı dönmeye başladı. Döndükçe ısınan bulut merkeze doğru yoğunlaşmaya başladı. Merkezdeki bu yoğunlaşma bir süre sonra sıcaklığın artmasına ve bu da atomlar arası çarpışmalara neden olduğundan ilkel güneş ilk ışınımını yaymaya başladı. Merkezden uzakta kalan diğer toz ve gaz yapıları ise ilkel güneşin etrafında dönmeye devam ettiler. Yaklaşık 100 milyon yıl kadar sonra ilkel yapının içerisindeki hidrojen yoğunluğu ve basıncı füzyon olayını başlatarak Güneş’i enerjisini kendi sağlayan bir yıldız haline getirmiştir.
24
Space Science we love space
Şimdi akla şu soru gelebilir. Güneş oluşturan bu yapıdaki gaz ve toz bulutu nereden gelmektedir? Bu soruyu Gökbilimciler de kendilerine sormuşlardır. Evrende yeni yıldız oluşum bölgelerine bakıldığında bu bölgelerin yakın zamanda (en az birkaç milyon yıl) patlamış bir süpernova sonucunda oluştuğu görülmüştür. Bu anlamda Güneş’in de bir veya birkaç süpernova patlamasının kalıntılarıyla oluştuğu düşünülmektedir. Güneş etrafında dolanan gaz ve toz bulutunda da bir farklılaşma olmuştur. Aynı Güneş’in oluşum evresindeki gibi, toz ve gaz topluluklarının daha yoğun olduğu bölgelerde yeni oluşumlar meydana gelmiştir. Yoğun gaz topluluğu kendi etrafında dönerken yakınlarındaki gaz ve toz birikintilerini de kendine çekmiş ve yoğunlaşma başlamıştır. Bu olay ile gezegen oluşumu başlamıştır. Peki gezegen oluşumu ile Güneş’in oluşumu aynı ise, bugün yapıları ve özellikleri neden farklıdır? Sorunun cevabı yukarıda Güneş’in oluşumunu açıklayan paragrafta gizli. Gezegenleri oluşturan topluluğun yoğunluğu ve basıncı yeterli gelmediği için füzyon olayı başlamamış ve bir süre sonra bu yapı soğumaya ve kabuk bağlamaya başlamıştır. Güneş sistemindeki gezegenler karasal ve gaz gezegenler olmak üzere iki kısımda incelemek mümkündür. Merkür, Venüs, Dünya ve Mars iç gezegenleri yani karasal gezegenleri oluşturur. Bu gezegenler Güneşe yakın olduklarından ilk etapta yapılarında su, metan gibi elementleri barındıramamıştır. Bunun yerine metallerden oluşmuşlardır. Güneş’e iç gezegenlerden daha uzakta yer alan Jüpiter, Saturn, Uranüs ve Neptün ise metan ve hidrojeni tutabilmişlerdir. Gezegenler, önce küçük toz ve taş parçacıkların birbirleriyle çarpışıp birleşmeleri ile büyümüşler, sonra daha büyük cisimlerle çarpışarak bugünkü şekline gelmişlerdir. Günümüzdeki gezegenlere düşen meteor ve göktaşı sayısı ile milyarlarca yıl önceki çarpışma sayıları arasında uçurum denilecek fark bulunur. Gezegenlerin ilk oluşum süreçlerinde oldukça sık çarpışmalar olmaktaydı. Çünkü gezegenler ile diğer cisimlerin yörüngeleri sürekli kesişmekteydi. Bugün ise bu olay çok sık olmamaktadır. Evet Dünya ve diğer gezegenler bazen meteor veya göktaşı bulutlarının içerisine girmektedir. Ancak bu topluluklar Güneş’in etrafında dolanan kuyrukluyıldızların bıraktığı kalıntılardır.
dosya Gezegen oluşumu neden durmuştur peki? Gezegenler bölgedeki tüm gaz ve toz bulutunu bitirmişler miydi? Böyle bir şey söylenemez. Gezegen oluşumunun bir anda bitmesinin nedeni, enerji üretmeye ve fazla enerjisini çevresine yaymaya başlayan Güneş’ in Güneş rüzgarı oluşturmaya başlamasıdır. Bu rüzgar daha hafif olan gaz ve toz yapılarını sistemden ileri itmiştir. Bu yapıların bir kısmı Jüpiter ve Saturn gibi devlerin etrafında şu anda dönmektedir. Örneğin Saturn halkalarının bu yolla oluştuğu tahmin ediliyor. Mars ile Jüpiter arasında yeralan Asteroid Kuşağının nasıl oluştuğuna ilişkin ise bazı görüşler var. Bunlardan biri Jüpiter’in devasa kütlesinin çekimi nedeniyle bu bölgede gezegen oluşamadığını söyler. Diğer görüş ise bu bölgede bir zamanlar bir gezegen oluştuğunu ancak Jüpiter’in çekim etkisiyle parçalandığını belirtir. İlk görüş Gökbilim çevrelerinde daha inandırıcı bulunmaktadır. Çünkü asteroid kuşağında şekilsiz cisimler olduğu gibi Ceres gibi küresel yapıda gökcisimleri de yer almaktadır. Gezegenin parçalanması ile böyle küresel cisimler oluşamaz. Bu yapılar ancak Sistemin ilk oluşum evrelerinde oluşmuş olabilir. Ancak bunlar sadece görüş. Asteroid Kuşağının oluşumuna ilişkin olan kuramlardan hangisi daha doğrudur, bunu ilerleyen zaman gösterecek. Belki de bu güneş sisteminin oluşumunu açıklayan Bulutsu Modeli de doğrulayacak başka bir keşif olacaktır. Bu konuda GSD Gezegenler(Güneş Sistemi Dışındaki gezegenler) bize bilgi verebilirler. Bu anlamda bu tür gezegen sistemlerini bulmak önemli.
Bu resme yanlamasına bakınız.
Güneş’in Sonu Nasıl Olacak ? Güneş’de tüm yıldızlar gibi 4,5 milyar yıl sonra mevcut hidrojenini bitirecek ve helyum atomları birleşerek karbona dönüştürmeye başladığında sıcaklığı çok artacaktır. Bu sıcaklığı azaltmak için hacmini arttıracak, soğuyacak tekrar büzüşecek. Bir süre sonra ise büyük bir patlama ile uzaya oksijen ve karbonunu atacak olan güneşimiz bir beyaz cüce olarak daha sönük olarak parıldayacak. Aşağıdaki grafikte Güneş’in ömrüne ve başına geleceklerle ilgili bilgi verilmiştir. Buna göre Güneş’imiz yaklaşık 3 milyar yıl sonra hidrojen atom sayısının azalması iç sıcaklığı artacak ve basınç büyüyecektir. Bundan dolayı da Güneşimiz büyümeye başlayacak, 10 milyar yaşinda ise kırmızı deve dönüşüp, 11 milyar yıl yaşında patlayacak ve sonuçta beyaz cüceye dönüşecek.
Space Science we love space
25
inceleme
Mars Güneş Sistemi'nin Güneş'ten itibâren dördüncü gezegeni. Roma mitolojisindeki savaş tanrısı Mars'a ithâfen adlandırılmıştır. Yüzeyindeki yaygın demiroksitten dolayı kızılımsı bir görünüme sahip olduğu için Kızıl Gezegen de denir. İnce bir atmosferi olan Mars gerek Ay'daki gibi meteor kraterlerini, gerekse Dünya'daki gibi volkan, vadi, çöl ve kutup bölgelerini içeren çehresiyle bir yerbenzeri gezegendir. Ayrıca rotasyon periyodu ve mevsim dönemleri Dünya’nınkine çok benzer. Mars’taki Olimpos Dağı (Olympus Mons) adı verilen dağ Güneş Sistemi’nde bilinen en yüksek dağ ve Marineris Vadisi (Valles Marineris) adı verilen kanyon en büyük kanyondur. Ayrıca Haziran 2008’de Nature dergisinde yayımlanan üç makalede açıklandığı gibi, Mars’ın kuzey yarımküresinde 10.600 km. uzunluğunda ve 8.500 km. genişliğindeki dev bir meteor kraterinin varlığı saptanmıştır. Bu krater, bugüne kadar keşfedilmiş en büyük meteor kraterinin (Ay'ın güney kutbu kısmındaki Atkien Havzası) dört misli büyüklüğündedir. Mars, Dünya hariç tutulursa, halen Güneş Sistemi’ndeki gezegenler içinde sıvı su ve yaşam içermesi en muhtemel gezegen olarak görülmektedir. Mars Express ve Mars Reconnaissance Orbiter keşif projelerinin radar verileri gerek kutuplarda (Temmuz 2005) gerekse orta bölgelerde (Kasım 2008) geniş miktarlarda su buzlarının var olduğunu ortaya koymuş bulunmaktadır. 31 Temmuz 2008’de Phoenix Mars Lander adlı robotik uzay gemisi Mars toprağının sığ bölgelerindeki su buzlarından örnekler almayı başarmıştır. Günümüzde, Mars, yörüngelerine oturmuş üç uzay gemisine evsahipliği yapmaktadır: Mars Odyssey, Mars Express ve Mars Reconnaissance Orbiter. Mars, Dünya hariç tutulursa, Güneş Sistemi’ndeki herhangi bir sıradan gezegenden ibaret değildir. Yüzeyi pek çok uzay aracına evsahipliği yapmıştır. Bu uzay araçlarıyla elde edilen jeolojik veriler şunu ortaya koymuştur ki, Mars önceden su konusunda geniş bir çeşitliliğe sahipti; hatta geçen on yıllık süre sırasında gayzer (kaynaç) türü su fışkırma veya akıntıları meydana gelmişti. NASA’nın Mars Global Surveyor projesi kapsamında sürdürülen incelemeler Mars’ın güney kutbu buz bölgesinin geri çekilmiş olduğunu ortaya koymuştur. Mars’ın 1877 yılında astronom Asaph Hall tarafından keşfedilen Phobos ve Deimos adları verilmiş, düzensiz biçimli iki küçük uydusu vardır. Mars Dünya’dan çıplak gözle görülebilmektedir. "Görünür kadir"i −2,9’a ulaşır ki bu, çıplak gözle çoğu zaman Jüpiter Mars’tan daha parlak görünmesine karşın, ancak Venüs, Ay ve Güneş’çe aşılabilen bir parlaklıktır.
Mars’ta Yaşam
Evrende yaşamın Dünya’daki koşullara benzer koşullar altında ortaya çıkabileceği varsayımından hareketle, günümüzde bir gezegenin yaşanabilirlik (İng. planetary habitability) ölçüsü, yani bir gezegende yaşamın gelişebilme ve sürebilmesinin ölçüsü yüzeyinde su bulunup bulunmamasıyla yakından ilgili görülmektedir. Bu da bir güneş sistemindeki gezegenin güneşine uzaklığının gereken uygun uzaklıkta olup olmamasına bağlıdır. Mars’ın yörüngesinin Dünya’nın yer aldığı bu uygun kuşağın yarım astronomik birim kadar daha uzağında olması, ince bir atmosfere sahip bu gezegenin yüzeyinde suyun donmasına neden olmaktadır. Bununla birlikte gezegenin geçmişindeki sıvı su akışları Mars’ın yaşanabilirlik potansiyeli taşıdığını ortaya koymaktadır. Verilere göre, Mars yüzeyindeki sular
26
Space Science we love space
yaşam için gerekenden çok daha tuzlu ve çok daha asitlidir.Gezegenin manyetosferinin olmayışı ve son derece ince bir atmosfere sahip oluşu büyük bir handikaptır. Yüzeyindeki ısı tranferi (İng. heat transfer) pek büyük değildir, meteorlara ve güneş rüzgarlarına karşı savunması hemen hemen yok gibidir ve suyu sıvı halde tutacak atmosfer basıncı yetersizdir (dolayısıyla su gaz haline geçer). Verilere göre gezegen geçmişte günümüzdeki haline kıyasla daha yaşanabilir haldeydi. Bütün bu olumsuzluklara rağmen Mars’ta organizmaların olmadığı ya da hiç yaşamamış olduğu söylenemez. Nitekim 1970’lerdeki Viking Programı sırasında Mars toprağındaki mikroorganizmaların saptanması amacıyla Mars’tan getirilen örneklerde bazı pozitif görünen sonuçlar elde edildi. Fakat bu sonuçlar birçok bilim insanının katıldığı bir tartışmaya yol açtı ve kesin bir sonuca ulaşılamadı. Buna karşılık Viking Programı’yla edinilen verilerden yararlanan profesör Gilbert Levin, Rafaël Navarro-González ve Ronalds Paepe yeni bir taksonomik sistem hazırladılar ve bu sistemde Mars’taki yaşam türü Gillevinia straata adı altında ele alındı. Sonraki yıllarda Phoenix Mars Lander tarafından yürütülen deneyler Mars toprağında sodyum, potasyum ve klorür içeren bir alkali bulunduğunu gösterdi. Bu besleyici toprak yaşamı taşımaya gayet elverişliydi, fakat unutulmaması gereken bir sorun daha vardı: Yaşamın yoğun morötesi ışınlardan korunabilmesi. Nihayet Johnson Uzay Merkezi Laboratuvarı’nda Mars kökenli ALH84001 meteoru üzerinde organik bileşimler saptandı; varılan sonuca göre bunlar Mars üzerindeki ilk yaşam türleriydi. Öte yandan Mars yörüngesindeki uzay gemileri kısa zaman önce düşük miktarlarda metan ve formaldehit saptadılar ki, bunlar da yaşamın varlığını ima eden işaretler olarak yorumlandılar; zira bu kimyasal bileşimler Mars atmosferinde hızla çözünmektedirler.
Mars’ta biyolojik kökenli oldukları ileri sürülen oluşumlardan en tanınmışları “koyu kumul lekeleri” adıyla bilinen oluşumlardır.İlk kez Mars Global Surveyor tarafından 1998-1999 yıllarında gönderilen fotoğraflarla keşfedilen “koyu kumul lekeleri” Mars’ın özellikle güney kutup bölgesinde (60°-80°enlemleri arasında) görülebilen, buz tabakasının üzerinde veya altında beliren, mahiyeti henüz anlaşılamamış oluşumlardır. Mars ilkbaharının başlarında belirmekte ve kış başlarında yok olmaktadırlar. Bunların kış boyunca buz tabakasının altında kalan fotosentetik koloniler, yani fotosentez yapan ve yakın çevrelerini ısıtan mikroorganizmalar oldukları ileri sürülmektedir.
ALH84001 adı verilen Mars meteoru, bakteri düzeyinde yaşam belirtileri olduğu ileri sürülen mikroskobik oluşumlar göstermektedir.
Mars Global Surveyor (MGS) tarafından çekilmiş fotoğrafta görülen, mahiyeti anlaşılamamış “koyu kumul lekeleri”.
“Koyu kumul lekeleri”nin Mars Global Surveyor tarafından çekilen yüksek çözünürlüğe sahip fotoğrafında lekelerin yakın plandan görünümü.
Space Science we love space
27
AY’IN EVRELERİ
Ağustos 2013
Pzt.
Salı
Çar.
Per.
Cuma
Cmts.
Pazar
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
Ay’daki Olaylar Ay, 7 Ağustos’ta yeni ay evresinde iken, Akrep (Cancer) Takımyıldızı üzerinde olacaktır. 14 Ağustos tarihinde, ilk dördün evresinde bulunan Ay, Terazi (Libra) Takımyıldızı üzerinde görülebilir. 22 Ağustos tarihinde Kova (Aquarius) takımyıldızı üzerinde gözlemeye başlayacağımız uydumuz, dolunay evresinde olacaktır. Ay 29 Ağustos’u 30 Ağustos’a bağlayan gece son dördün evresinde bulunurken, Boğa (Taurus) Takımyıldızı doğrultusunda görülecektir.
28
Space Science we love space
GÖK OLAYLARI
3 Ağustos Cumartesi 4 Ağustos Pazar
Gezegenler
Ay Dünya’ya en uzak konumunda (405.800 km)
Ağustos 2013
Gezegenler
Ay, Mars ve Jüpiter gündoğumundan önce yakın görünümde
Merkür gündoğumundan bir buçuk saat önce doğuyor Venüs akşamları bir buçuk saat süreyle batı ufku üzerinde Mars gündoğumundan iki saat önce doğuyor Jüpiter gündoğumundan iki buçuk saat önce doğuyor Satürn 23:30’da batıyor
13 Ağustos akşamı Satürn ve Ay güneybatı ufku üzerinde yakın konumda bulunuyor.
19 Ağustos Pazartesi 4 Ağustos sabahı gündoğumundan yarım saat önce doğu ufku.
9 Ağustos Cuma 10 Ağustos Cumartesi 12 Ağustos Pazartesi
Gezegenler
Ay ve Venüs günbatımında yakın görünümde
Merkür bu hafta gözlenemeyecek Venüs akşamları bir buçuk saat süreyle batı ufku üzerinde Mars gündoğumundan yaklaşık iki buçuk saat önce doğuyor Jüpiter 02:30’da doğuyor Satürn günbatımında güneybatıda ve 22:30’da batıyor
Ay
Satürn
Ay Dünya’ya en yakın konumunda (362.300 km)
Merkür bu hafta gözlenemeyecek Venüs akşamları bir buçuk saat süreyle batı ufku üzerinde Mars gündoğumundan yaklaşık iki buçuk saat önce doğuyor Jüpiter 02:00’da doğuyor Satürn günbatımında güneybatıda ve 22:00’da batıyor
Ay ile Venüs günbatımından sonra batıda yakın görünümde
Ay ve Spika yakın görünümde Perseid göktaşı yağmuru
*Göktaşı yağmuru 12/13 Ağustos gecesi, geceyarısından sonra etkinleşecek
M100 Gökadası
13 Ağustos Salı
Ay ve Satürn yakın görünümde
31 Ağustos Cumartesi
Ay Dünya’ya en uzak konumunda Ay ve Jüpiter yakın görünümde
Space Science we love space
29
Bu ayın ve geçen ayların yayınlarını görmek için ;
Bizi “issuu.com” dan takip edebilirsiniz.
Dergimizin “issuu.com” da okuyucusu olmak için ; issuu.com/celalettinozgen adresine girebilirsiniz.
bizi iPad’inizden
takip edebilirsiniz!
Dergimiz iPad ve iPhone’da ÜCRETSİZ
www.issuu.com