Psikoloni 4. sayı

Page 1

May覺s-haziran

4.


İÇİNDEKİLER Editörden: ___________________________________ 3 Kimi Sevmeli? ________________________________ 4 Annemin Yazması ______________________________ 6 Bir Şiir _____________________________________ 8 konuşan resimler ___________________________ 10 Bir yolcu ne ister? _________________________ 12 Röportaj ____________________________________ 13 Bir Hikaye __________________________________ 17 The Moon ____________________________________ 19 Spirited Away _______________________________ 21 O Şehir _____________________________________ 25


-KÜNYEPSİKOLONİ AİLESİ EDİTÖR: HANDE NUR BUCAK

YAZI İŞLERİ: BÜŞRA DOĞAN

Hande Nur Bucak Editörden: Zaman geçiyor bir şekilde. Bize şaşırmak düşüyor. Bir de geride bıraktıklarımız.

SOSYAL MEDYA:

Dördüncü sayı, dördüncü çocuk gibi nazlandı ilkin. Ailenin ilk üç çocuğu bütün

FEYZA AÇIKGÖZ

yükü omuzlamışlarmış oysa. Velhasıl dergi çıkartmanın zor bir süreç olduğunu söyleyebilirim, ancak katkısı ve bıraktığı tesirle dengeleniyor bu zorluklar. En

SAYININ

önemlisi derginin çıkış noktası, ortaya koyduğu fikirler, imaj ve diğer konularda aldığımız geri dönütler oldu. Bunların bizi geliştirdiğini fakat çoğu zaman

KOLONİSEVERLERİ:

zorladığını da itiraf etmeliyim. Her şeyi bir kenara koyduğumuz an yine en ufak

ARZU ÇÜÇEN

bir gelişmeden heyecanlanıp yeniden canla başla sarıldığımızı da. Ama en

YÛNÛS

önemlisi biz bu işten keyif alıyor muyduk? Evet. O halde bir şekilde olacaktı.

HÜMEYRA KÜBRA KARTAL

Devam edecekti, büyüyecekti çocuk ya da son bulacaktı geleceği bizimle. Ve dördüncü sayı sizlerle… Okulun kapanmasından dolayı, bir de zaten Psikoloni okuru bizimle değişmeye

SÜMEYYE AKSOY

alıştı diyerek bu sayıyı e-dergi olarak ortaya koyduk. Hem daha bir resimli,

BİZLEREDAİR

daha bir müzikli oldu. Yazın sıcağında soğuk bir içecekle okunabilecek hoş

F&M

yazılar çıktı ortaya. Bilmem siz ne düşünürsünüz? Birbirinden hoş şiir ve denemeler bu sayfalarda, bir sahafın gözüyle bakmak nasıl olurdu diyenler için sahaf Osman Ağabey ile röportaj sizleri bekliyor. Yazı ve şiirleriyle renk katan Arzu Çüçen'e, Yunus'a, Kübra Kartal’a, Sümeyye Aksoy’a, bizleredair’ e, F&M’ye ve Hümeyra'ya teşekkür ediyoruz. Son olarak senden bir ricam var sevgili okur. Okuduktan sonra bize dergi adına geri dönütte bulunmanı, bizimle çalışmak istiyorsan ya da böyle hayallerin varsa bunların neler olduğunu paylaşmanı ekip olarak bekliyoruz. Bize (psikoloni@gmail.com) yazman yeterli.

Keyifli okumalar diliyorum.


rumuz: bizleredair

Kimi Sevmeli? İlk tanışmalarımız vardır hani, anne babaya, öğretmene, arkadaşa, sevgiliye… Ne kadar masumane başlar oysa ki, o heyecan kıpır kıpırdır. İnsana yaşama sevinci verir, artık yaşamak için geçerli bir sebebimiz vardır. Zaman geçer, zaman geçer, zaman geçer... Gittikçe daha iyi tanımaya başlarız, kendimizden bir parça buluruz onlarda; bizim gibi düşünürler, bizim ideolojimiz doğrudur, bizim inancımız doğrudur, bizim gibi yaşarlar hatta bizim gibi giyinirler. Her şeyin o kadar iyi? geçtiğini zannederiz de yine de sormaktan alıkoymayız kendimizi. Nasıl birisin sen, kendini anlatır mısın biraz diye? Burada başlıyor aslında. Sayar, sayar ve sonuna anlayacağın ‘’hümanist biriyim’’ der. Ne ki bu hümanistlik? En genel tabiriyle insancıl diye geçiyordu kaynaklarda. Anne-babam, öğretmenim, arkadaşım ve sevgilim insancıldı. İşin garibi bende öyle olduğumu düşünüyordum. Herkes hümanistti. Bu sizce de muazzam bir şey değil mi? Yakın zamanda yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum. Yaklaşık yedi-sekiz ay önce kuzenimle bir festivale katılmıştık. Oturduğumuz yere yaklaşık 800 km uzaklıkta. Dönüş için yeterli paramız yoktu, yolda mahsur kalmıştık. Geçen arabalardan biri bizi aldı. Elli yaşlarını devirmiş sevimli bir çift. Arka koltuklar pek müsait olmasa da biraz uğraş sonucunda bize de yer ayırmışlardı. Başladık sohbete; nereden geliyorsunuz, nereye gidiyorsunuz, kimsiniz necisiniz? Her şey iyi gidiyordu. Yol kenarında ekmek satan bir yerden iki ekmek aldılar, yolda acıkınca yerler diye. Sohbet devam ediyordu, öyle ya da böyle iş politikaya gelmişti. Temkinli konuşmalar vardı başlarda, bir saat sonra ayrılacağımız zaman gönüller kırılmasın diye belki de? Sohbet çok iyiydi her şeye rağmen, bizleri çok sevdiklerini, başta bizi almak konusunda tereddüt ettiklerini fakat şuan çok mutlu olduklarını söylediler. Kızlarının geldiğimiz ilin baro başkanı olduğu söyledi ve politika konusunun bir sonucu olarak ekledi


Teyze; "Oğlum hadi siz Sünni'siniz biz Alevi'yiz. Size bir şey olmaz da bizim için öyle değil, öldürürler bizi" dedi. Neyse sohbet hala güzel bir şekilde devam ediyordu, çevre yoluna yaklaşmıştık, maalesef ayrılma zamanı geliyordu o sevimli insanlardan. Bu arada "Çocuklar alın şu ekmeğin birini, acıkırsanız yersiniz." dedi Teyze. Biz de "Sağ olun çantamızda yiyecek bir şeyler var. Çok kalmadı eve varmamıza zaten, hem bu saatten sonra siz de ekmek alacak yer bulamazsınız. Sizin daha çok ihtiyacınız var." dedim hafif tebessüm ederek. Fakat olmadı ana yüreğiydi sanki almamızda ısrar ediyordu. O ekmeği vermeden rahat etmeyecekti. Alıp almama konusunda düşünürken ekmeği çantamda buldum. Yol ayrıldı, biz ayrıldık. Biz yola devam ettik, kuzenim önde yürüyordu bense arkasından. Bir an kendimi bu olay üzerinde düşünürken buldum. Kadının o sözleri aklıma geliyordu. Bir tuhaflık vardı. İşin politik kısmını bıraktım ben, yürüyoruz, kuzenim önde. Bunu söylerken bile çekinmişti oysa. Sanki "Bize zarar verirseniz avukat kızımız bunun hesabını soracaktır" diyerek tehdit etmiş gibiydi. Dışlanmışlardı, korkuyorlardı. Alevi olduklarını, kendilerine zarar vermeyeceklerinden emin oldukları dışında kimseye söylemiyor olmalıydılar. O an kahroldum. Biz ne ara böyle olduk dedim kendi kendime. İnancımız farklıydı, ideolojimiz de. Bunu söylemeden önce Alevilik hakkında kötü bir şey duysalardı bizden ne hissederlerdi

acaba? Bizleri aldıkları için pişmanlık, öfke, değersizlik, anlaşılamamak… Bizden olmayan birini sevemez olmuşuz. Hangimiz bizden farklı inancı, ideolojisi olan birine en özelimizi anlattık? Bazen bir insana hakaret etmek için Ermeni, Yahudi der olmuşuz; Filistin’deki katliamlara bazı Yahudilerin nasıl şiddetle karşı çıktığını gördüğümüz halde. İnsanı insan olduğu için mi seviyorduk yoksa bizden biri olduğu için mi? Sahi neydi bu hümanistlik? İçi doldurulmamış insanlık mı? Bernard Shaw ne güzel demiş değil mi? "İnsanların birbirlerini severlerse hiçbir sorunun kalmayacağı öğretilmişti bana çocukken. Bu, çok doğal ve insancıl görünmüştü o dönemde; ama uygulamaya kalkınca sevilecek insanın çok az bulunduğu; kendimin bile pek sevilecek biri olmadığını anladım." Evet, sanırım başlığımıza da bir cevap bulmuş olduk.


Annemin Yazması biliyorum yurdumdan edileceğim kof yürekli ordular ezecek bedenimin topraklarını yaralarımın kabukları kolayca kaldırılacak ve annemin kokusunu özleyeceğim yazmasını bile vermeyecekler elime gece koynuma sokmamdan korkacaklar halbuki bir yazma ile pekçok şey yapabilirdim ben kilosunu üç liraya aldığım sütü onunla süzebilirdim Sütçüye içimden küfrederken Veya yazmaya uygun oya bulmaya çalışırdım Hayır kendim yapamazdım beni mazur gör! Biz şehirli kızların eline yakışmaz hem o ne öyle elişine meraklıymışız gibi. Ben yapamazdım ama sorar soruştururdum Mahallenin en şişko kadınını tavsiye ederlerdi "Eli çok hızlı, renk seçimi de iyi yalnız piyasaya göre üç-beş kuruş fazla alıyor" Parası neyse veririm ! Parayı verince nasıl da çıkardı merdivenleri Sen mahallenin en şişko kadınısın ve üç-beş kuruşla doyarsın! Mesela bir yazmayla halay çekebilirdim Evet evet, o halaya mahallenin en şişko kadınının en şişko çocuğu da katılırdı merdiven çıkar gibi nefes nefese kalır saçları tokasından sıyrılıp ter içindeki boynuna dökülüverirdi Hey sen! Mahallenin en şişko kadınının en şişko çocuğu! Söyle bana, bir yazma ile ne yapabilirsin? Mahallenin en şişko kadınının en şişko çocuğu şöyle derdi:"Bir yazma ile ne yapılırsa onu yaparım" Senin bir yazman olsa, köyündeki yalnız dilek ağacına çaput diye bağlar ve Muhtaroğlu Ali'nin beğeneceği türden dal gibi bir kız olmayı dilerdin! Ama ben bir yazma ile pekçok şey yapabilirdim Yurdumdan edilmeseydim.

HÜMEYRA.


Bir Şiir

♫ ♪ Ze Tije- Cemila Mın (by ziruh). ile güzel gider.

Ellerim ağlamasın diye kulaklarıma kum gözlerime Van'ı dökün boğazım tütsülenmesin diye çeyrek altın eritin ölmeyeyim diye örfleri yakın Ankara'ya yol ve denizi bahşedin Gözünüze kucak olayım soğuk sularda boğun yakılan teni, donmuş bir göz ile. Ey! Karanlık ışığın düş sahibi bir çift kıtlama şekerine açık kalın gözlü çayı verdin yüzünü asana ayak parmaklarını burkan bir selviyi yaprak kadar dik ama onun kadar kuru yolları olan sabun köpüğüm; ağzı toz dolu iki bebeğimiz oldu biri aziz diğeri Meryem ayak parmaklarınla tuttuğun hayatın kadarlar avucumun yangını gibi gözlerimi kol altıma alıp beslediysem seni tozlarını silip senden kalan nefeslerini verdim sinelerine kıtlama şekerleri attığın yollardan dişlerin kaldı bana yadigar kalan yanıma tat versinler... -sabun köpüğüm "sen bir düş imişsin kuşluk çağında soluma tükürdüm: Rabbim gafurdur bilesin kavuşmak yok İslamlıkta kavuşan kısmışı ancak gavurdur..."* Rabbim kırmızı eklemleri kaldı gözümde bir de dişleri bir selvi gibiydi bilirsin olsaydı da... gözlerimi alıp dişlerini bırakmasaydı iki öksüzü kaldı yastığımda yatağımda ağlayan suretiyle. boyumca karları aştım ayaklarına sıcak kiremitler taşıdım ısıt mermerleri gel öksüzlerin yastığına biz bir yastıkta kocayamadık kınalı eklemleri ile yüzündeki düğün meydanını kefenledin naneliymiş kıtlama çayımız kaz ayaklarımıza çalan mızıka hayrına bir yabancı düş içinde her yanıma ışık saçan amâlığından öperim

Arzu Çüçen *Süleyman Çobanoğlu/ Tekfurun Kız


konuşan Hazırlayan: http://www.yazmaklabitse.blogspot.com.tr/Hande Nur Bucak

Hüdea bütün kelimelerimin üstünü çizdi.Harflerim anlamsız, ruhsuz. Hüdea’nın bakışları kurşun. Benim kalbimde kan izleri, sıktığı yumruk beynimi presleyen. Hüdea’nın ifadesi benim utancım. Hüdea daha kalbi ve fikirleri çok küçük, olanları taşıyamayacak, kendini ele verecek kadar. Bense büyüğüm konuşuyorum kendimi hafifletmek için. Hüdea gerçek. Bütün tekil,çoğul kişilerin gerçeği. Hüdea bizim yüzümüze vurulan tokat, ‘İşte böylesiniz! İşte bana olan!’ diyor, ah Hüdea.

Senin travmaların benim gözyaşlarım.

Hani ‘ağzı olan konuşuyor’ ya, işte bu. Marifetmiş gibi tüm amaç ambalajın iyi durması. Belki bir tanıtma sorunu, kendini ifade. Narsizmin bir ton açığı. O kadar konuştuk ki anlamamak için, cevap vermek için, onaylanma arzusu için, hepimiz birer ağızdan ibaret hale geldik. Kocaman bir ağız! Bir durumu çözmeyen, birini rahatlatmayan, çocuklarını şefkatten, öpücükten esirgeyen ağızlar!

Çok konuştuk, artık biraz yaşayalım.


resimler Seaheaven adlı bir sahil kenti. Her açıya odaklanmış yaklaşık 5000 kamera, aktör anne-baba, eş ve arkadaşlar. Dünya tarafından izlenen yalnızca bir kişinin gerçekleri,Truman Show. Truman'ın bebekliği, aşkı, evliliği, günün her saati ekranda. Daha anne karnındayken bir TV şirketi satın almış hayatını. Truman’ın korkuları, kenti terk etmedeki çabaları, her insan gibi sınırlılıkları. Yaşadıkları bir rüya olabilir mi insanın? Ama rüya olsa bu kimin rüyası olurdu ki? Truman dekor kapıyı açtı ve gerçekle yüzleşti ya bizler? Söylenen, inandırılan hayatları yaşamaya olan güvenimizden tedirgin olup aldığımız önlemlerden vazgeçebilecek miyiz?

Helix Bulutsusu Parlak gezegenimsi bulutsular içinde Dünya’ya en yakın olanı imiş. Merkezindeki yıldız, 30.000 yıl önce dış katmanlarını uzaya salmış olan çok sıcak (110.000 derece) bir beyaz cüce imiş. Merkezi yıldızda gözlenen kırmızılığı öylesine enerjikmiş ki çevresindeki gazları bir floresan gibi aydınlatırmış. Literatürde ‘Eye of God’ – Tanrı’nın Gözü olarak da geçiyormuş. Ne muhteşem! Ne muazzam sanat! Bu aralar bana daha fazla güzel gelebilecek başka bir görüntüye rastlamadım desem yeri. İçinde kaybolduğum bir göz, evreni ve kendimizi keşfe çağırıyor. Mikrokozmoz yani insan evrenin farkına vardıkça hissedişlerin, düşünüşlerin en anlamlısı oluyor herhalde. Siz de benim gibi bir gök hayranıysanız resimler için Nasa, spacetelescope.org’u öneririm.


KÜBRA KARTAL

Bir yolcu ne ister? Hayatımız hep yollarda geçiyor. Evden işe gidene kadar minimum yarım saat… Bir de geri dönüş yolu var tabi.

Ya da okula

gelmek… Bir de benim gibi farklı bir ilçeden gelip gidiyorsanız günde en az 2 saatinizi

yolculuklar.

alır. Bunlar iyi ihtimaller tabi. Bir de uzun yolculuklar var. Bir şehirden diğerine… Üç, beş, on saat ve belki de daha uzun süren Başladığınız an size hiç bitmeyecekmiş gibi gelen

yolculuklar. Bitmek bilmeyen ihtiyaçlar. Birkaç gün önce yaptığım uzun bir yolculukta şunu fark ettim. Çok şey istiyoruz. 46 kişilik bir yolcu otobüsünün 45. koltuğundan tam 14 saat boyunca insanları izledim. En çok istenilen şey tabi ki de su. Ne de olsa temel ihtiyacımız. Ama dahası da var tabi… Peçete, midesi bulanan çocuklara poşet, yolcuların oyalanması için çay, kahve, kek ve hijyen önemli tabi. Her servisten ve moladan sonra kolonya… Midesi bulananlara ilaç ki bunun için tüm otobüs seferber oldu. En sonunda yaşlı bir teyzeden çıktı. Muavinin minnettar bakışları ve “Helal olsun be teyze ne varsa sizde var.” sözleri… Tam olarak ne demek istediğinden emin değilim. Bence o da tam olarak ne söylemek istediğinin farkında değildi. Ama teyzeye içten bir teşekkür etti. Bir de şarjı biten telefonlar için bağlantı kablosu… Işıklar sönünce kiminin yastığa kiminin de ayaklarını uzatması için daha geniş bir alana ihtiyacı vardı. Bir çoğunun kısa bir molaya ve herkesin nefes almaya ihtiyacı vardı. Yolcuların istekleri bitmek bilmiyordu. Otobüs terminale varınca tüm yolcular derin bir sessizlik içinde otobüsten indi ve valizlerini alıp uzaklaştı. Kimse kimseye bir şey söylemedi ve kimse kimseden bir şey istemedi. Tıpkı hayat hengamesinde yaptığımız yolculuklar gibiydi. Kimimiz eve, kimimiz okula, kimimiz işe, kardeşimizin karne gününe, ağabeyimizin yemin törenine, babamızın emekliliğine, arkadaşlarımızın düğününe… Sürekli bir yolculuk halindeyiz ve isteklerimiz hiç bitmiyor. Peki biz aslında ne istiyoruz? Bir yolcu yani… Bir yolcu ne ister? Su, hava zaruret… Çay, kahve teferruat… Bir yolcu ne ister? Bir yolcu hedefe varmak ister! Hiçbir yolcu bitmesini istemediği bir yolculuğa çıkmak istemez. Bir yolcu yolun sonunu görmek ister!


Röportaj

Adapazarı’nda bir sahaf… Sizler için Atmosfer Kitabevi’ne gittik, Osman Ağabey’le kahve tadında bir sohbet gerçekleştirdik. Sahaf olmak nasıl bir duygudur, yaşamları nasıldır bu satırlarda. Atmosfer Kitabevi’ne, Çark Caddesi Modahan Pasajı’na giderek ulaşabilirsiniz.Daha ayrıntılı bilgi ve irtibat için: https://www.facebook.com/atmosferkitabevi ‘ ni takip edebilirsiniz.

Osman Ağabey öncelikle bize biraz kendinden bahseder misin? 1965 Adapazarı doğumluyum. Bütün okulları burada okudum üniversite dahil, öyle bir kısmetimiz oldu. İnşaat mühendisliğini bitirdim ama çok yapmak istediğim bir meslek olmadığı için kitap sevgisiyle beraber kitabevi açtım 1992 yılında. Depreme kadar az çok bu işe devam ettikten sonra mecburiyetlerden mühendisliğe başladım. Emekliliğim doluncaya kadar yaptım, iki sene olmak üzere emekliliğim doldu ve tekrar sevdiğim işe döndüm. İki tane cici kızım var biliyorsunuz, bir tane cici kedim var. Allah'a şükür hayatımız böyle devam ediyor. Peki sahaflığa nasıl başladınız? 92 yılında başladık zaten üniversitemin uzatmasının uzatması yıllarıydı. O esnada kitap sevdam başladı. Ustamız, pirimiz, ağabeyimiz sayesinde bizi İslam'a ve kitaba yönelten ustamız kitabı sevdirdi. Öyle sevdirdi ki devamlı kitap almaya başladık başta onun tavsiyeleri olmak üzere. Onları ala al artık evde koyacak yer kalmadı, evdekiler isyan etti. Ne yapayım ne edeyim derken bu arada da üniversiteden ümidi kesmiştim bitiremem diye, bir tane devreden ufacık kitap dükkanı vardı. Çok güzel bir fırsattı benim için. Velhasıl kitap alacağıma kitabevi alayım dedim ve devraldım, öyle başladık 92 yılında. Tabi o zaman sahaflık yoktu, dini yayınlar ağırlıklı bir dükkandı. Sonra biz onu geliştirdik daha fikirsel, felsefi ki o yıllara göre bu değişik, iddialı bir şeydi. Bu arada sahaflık niye olmasın dedik ve sahaflığa başladık 93 yılında. Sahaflık nedir derseniz; ikinci el ağırlıklı


kitaplar

ve

efemeran,

bazı antik ürünlerin bulunduğu daha zengin bir dükkan konsepti oluyor. Tabi sahaflığın başka özellikleri de var hepsi yüzde yüz bende var diyemem ama neticede bunu yapmaya çalışıyoruz. Bir gününüz nasıl geçiyor burada? Önce bir gecen nasıl geçiyor diye sorsan. Gecemiz az zaten bizim, o gecemizi bitirip buraya gelmek bizim hedefimiz. Tabi şu var; insan huzuru, şevki kırılmamış olursa o sabahı daha sabırsızlıkla bekliyor ve buraya gelmek istiyor. Çünkü burası biliyorsunuz aynı zamanda bir kültür yuvası, bir buluşma merkezi. Burada her tip insanla buluşup türlü türlü sohbetler yapabildiğiniz için buraya gelmek evde oturmaktan daha iyi bir durum. İşte o geceyi bir şekilde atlattıktan sonra buraya zevkle geliyoruz. Yanlış anlaşılmasın burada işlerin maddi anlamda kötü olması hiçbir zaman bizim buraya gelme şevkimizi kıracak birşey değil. Ama diğer kültürel-sosyal hizmetlerimiz, sosyal ilişkilerimiz yavaşladığı sıralarda biraz daha şevkimiz kırılarak daha ağır adımlarla geliyoruz. Onun dışında hayatımız burada dönüyor. Günümüzün tamamı kitaplar ekseninde geçiyor. Sosyal-kültürel hizmetler dediniz, onlardan biraz bahsedebilir misiniz? Tabi ki. Biliyorsunuz burası bir kültür yuvası, kitabevinin yanında yine doksanlı yıllarda başladığımız okuma evi dediğimiz bir projemiz vardı. Onu ısrarla sürdürmeye çalışıyoruz. Ne kadar ilgi görüyor ayrı konu ama en azında üç-beş arkadaş faydalanabiliyor. Ya da değişik kitap öneren insanlar çıkıp okuma evi dediğimiz üst kattaki kütüphanemizden faydalanabiliyor. Mahfil denilen bir şey icat ettik. Mahfilde de aşağıdan yukarıya çıkan sohbetlerimiz oluyor yoksa aşağıda sürekli gelen gidenlerle, arkadaşlarla, dostlarla sohbetlerimiz oluyor ama bir adım da olsun yukarı çıksın diye yukarı sohbetlerimiz var. Mahfil ismini biraz da ondan koyduk. (Camilerde müezzinlere ve padişahlara ayrılmış yüksekçe bölüm; toplantı yeri). Onun dışında dergilerle ilişkimiz var, dergileri destekliyoruz. Kendimiz internet dergisi çıkarıyoruz. Tiyatroları destekliyoruz, musikişinas dostlarımız var onlara mahfili açtık, onlar sık sık gelip burada müzik çalışmaları yapıyorlar. Sinema seyrediyoruz, onun üzerine konuşuyoruz.


Sizi etkileyen, yön veren üstadınız, bizim için de örnek bir şahsiyet Selahaddin Şimşek hakkında neler söylersiniz abi? Tam zamanında üstadımla tanıştım. Çünkü öyle bir noktaya geldi ki arayışlarım bir değil, sekiz yol ağzının başında duruyordum. Hangisine gideceğine karar veremiyorsun, hangisinin doğru olacağını da bilemiyorsun tam. Öyle bir sekizlemden bir arkadaş vesilesiyle karşılaştık. Daha önce de takip ediyordum kendisini. Poster ve özdeyiş üstadıydı aynı zamanda. Velhasıl zamanı geldiğinde ustamla tanıştım ve tanıştığım akşam ve sonrasında çok şey değişti hayatımda.

Kitaplara dönecek olursak, kitap sevgisini kendimizden küçük kardeşlerimize nasıl aşılayabiliriz, bu konuda neler tavsiye edersiniz? Bunun teknikleri var. Ustamız adına açtığımız mehmedselahaddinşimşek.org’ dan da bakabilirsiniz. Bu nüanslara orada da değindik. Kısaca şöyle anlatabiliriz, her insana göre başlaması ya da devam etmesi gereken kitap seyri farklıdır. Yani insanlar neye merak duyuyorlarsa, neyle ilgililerse oralardan başlatmak ama oralarında en iyi en güzel kitaplarını onlara tavsiye etmek, hediye etmek ya da vermek en güzel yol. Birde temelden başlamak gerekiyor. Mesela dini okumalar olsun, felsefi okumalar olsun. Temel okumaları yapmadan üst kitaplara atlamak çok büyük hata. Sitede okuma listeleri var mesela, işte sırayla okumazsak o da sorun.


Peki unutamadığınız, hayatımı altüst etti diyebileceğiniz edebi veya felsefi bir eser var mı diye sorsak? Valla çok. Hemen hiçbir zaman aklımdan çıkmayan eser Malcom X’in otobiyografisi. Mükemmel. Yıllar sonra filmi de geldi filmini de çok beğendik. Çünkü her insan kendine örnek bir şahsiyet arar. (Başta Rasulullah (sav)) Kendine yakın dönemlerden de arar. Hepimiz bir yerde sürünüyoruz çok af edersiniz çok etkileyen örnek teşkil eden bir kitap, okumayanlardan rica edeceğim. Çünkü biz arayıştaydık, hepimiz aslında arayıştayız. Siddhartha mesela. Kimisi doğu da arıyor kimisi Afrika’da arıyor! Kimisi içinde arıyor! Biz hep aramak zorundayız en iyiyi, tekamül budur! Çin’de de olsa arayacağız. Arayacağız bulacağız inşallah. Karınca misali niyetimiz o yolda olmak. Bize vakit ayırdığın için teşekkür ederiz abi. Estağfurullah..


Bir Hikaye Yazanlar: F&M -“Hikaye,” dedim, “gel seninle anlaşalım, sen yarım kal, adını da Yarım Kalan Hikaye koyalım. “Sen zaten neyi tamam ettin ki?” dedi bana. “Aslında tam diye bir şey yoktur.” Dedim, “Her tam, bir üst yarımın alt basamadığıdır. Yani yarım da bir bütündür.” İlhami Algör

İki kız o gece çok içliydi. “Kahkahanın düşürdüğü çiçekleri bulamadılar” belki de ondandı. Belki de hayatların da gülüşlerin fazla olması onları solduruyordu. Hüzne meyyal hep vardır. Amelie etrafında mutsuz insanlar olmasa mutluluk nedir bilmezdi. Zıtlıkla kavranır her şey. Aşkın dahi tadı aşksızlıkla kavranır. Bunu bilmeden sorgusuz, içsiz Leylalarına/Mecnunlarına sarılanlar dünyanın en bahtsız insanlarıdır. İki kız ormana doğru ilerledi, karşılarına uçuk mavi bir kalem çıktı. En güzel rengi olanlardan. Bundan sonra sizinle yol alacağım dedi. Sizinle gülecek, sizinle ağlayacağım. Sizin ellerinizden deftere kavuşacağım. Herkes sizde sanacak marifeti. Hâlbuki maharet benim ağaçtan gövdemde. Kızlar şaşkın ama emindi duyduklarından. Bu kadar dinlediğimiz yeter, dediler. Kalemi ve kalemden öğrendiklerini ceplerine koyup ilerlediler. Ve karşılarına sırtı kahverengi ipek bir kumaşla kaplanmış gibi yumuşak bakışları tüm ormanın kalabalığını savurup çırılçıplak bırakacak güzellikte bir yavru ceylan çıktı... Hal böyle olunca anladılar derhal bu ceylanın karşılarına tesadüfen çıkmadığını. Ne de olsa karşılarına çıkan her şeyin, her kesin bir nedeni olduğunu biliyorlardı. Birbirlerinin karşılarına çıkmaları gibi... Bu yavru ceylan onları ya bir yerlere götürecekti ya da onlara bir şeyler öğretecekti. Yavru ceylan da bunun farkındaydı elbet, onlar birer yolcuydu ve yolları uzundu kızların. Yavru ceylandan ve birbirlerinden öğrenecekleri vardı. Varmak değildi mesele, yolda olmaktı aynı yaşamak gibi. Ceylan bir kuyunun başına vardı. İki kız da merakla kuyunun yanında belirdiler. Kuyudan bir nida, bir tıkırtı duymayı beklediler. Ama ortada hiçbir ses yoktu. Ceylan iki kızın ve kuyunun etrafında çember oluşturarak dönmeye başladı. Tüm neşesiyle zıplayarak koşuyordu. “Zaten bir ceylanın gözlerindeki merhamete en çok


sevinç yakışırdı olsa olsa.” Kızlar ceylanın asalet ve naifliğine seyre dalmışken kuyuya tekrar bakmayı düşündüler. Baktıklarında tebessümlerinin ve hiç ayrılmamacasına birbirlerine dolanmış kollarının yansımasını gördüler. Baktıkları suydu. En berrak ve en derin haliyle ona verilen görüntüyü tekrar aksederdi. Biliyorlardı. Kuyu dış suretlerinin, ceylan dostluklarının aynasıydı. Bir kalem, bir ceylan ve iki kız ormanda yollarına devam ettiler. Hava kararmıştı. Bir ses duymuşlardı nereden geldiğini bilmedikleri. Ürktüler evvel sesten, kulak verdiler ardından sese. "Oku." diyordu. "Hayatı oku. Kendini oku! Kâinatı oku! Gerçeğe tutun, ondan ayrılma. Yüzeyde kalma, düşüncelerini ve sevgini derinleştir. Düşündükçe ve sevdikçe daima özgürleşeceksiniz". "Dinle," diyordu ses, "sana söylediklerimi dinle". Kızlar anlamaya çalıştılar denileni. Ceylan, uçuk mavi bir kalem ve sesle yollarına devam ettiler. Gerçeği aramak, bulmak, bilmek için devam ettiler. Sevgi merdivenine tırmanıp kuşkuyu atmaya, özgürleşip inançlarını büyütmeye çalıştılar. Bu yol kendileriydi aslında. Kendilerine hem yol hem de yolculardı. Yolun sonunda kendilerini bekliyorlardı yeni öğrendikleriyle. Bir adım daha attılar kendilerine, devam ettiler yollarına. Ve ardından... İki kız uzun yolculuklarının ardından yoruldu. Dinlenmek üzere bir kulübe aradılar. Sabahın ilk ışığının yayıldığı yerde bir anahtarlık buldular; bir anahtarın olması gereken ve bir anahtarın sahip olduğu kapının.. İki kız anahtarlığın nasıl bir anahtara sahip olduğunu düşünürlerken kızlardan biri: “Birbirlerine ait nesneler birbirlerine yakın dururlar. Bu böyledir.” dedi. Tam da içinden, anahtarı ve kapıyı daha çabuk bulmak için ayrı ayrı aramayı düşünüyordu diğer kız. Ve çok geçmeden iki kız birbirlerine yakın durarak, baktıkları yere bir daha bakmayarak anahtarı buldu ve kapıyı aramaya koyuldu. Çünkü biliyorlardı; açılması gereken bir kilit yoksa tek başına anahtar değersizdi. Ferahlık dileyen derdin yoksa derman olman tek başına anlamsızdı.


Sümeyye Aksoy Houston/ABD

The Moon Southern part of Madrid Spain, just right of the northern coast of the Mediterranean sea we all lie there on the beautiful beach watching the ocean’s steady ebb and flow. It is three hours before sunset and my friends and I don’t want to miss this moment. Moments later we decide to take a drink at a local shack, Drew’s Clam Shack was one of the most popular sea side places to attend with your friends to enjoy food and music. It was always packed and it would always take a good 30 minutes for us to finally get our orders, but it was getting late, soon we would miss the sunset off the shore. Only one hour before sunset and everyone hadn’t noticed. “Let’s go guys!” I point to my watch showing them it’s time to go back to the beach. We all walk down the sandy road towards the shore line and I begin to notice a slight change in the atmosphere. No wind was present like before. We were all clinging to our belongings earlier because they were flying away with the wind, but now not the slightest breeze. It was strange because everything you thought would move on a breezy day was absolutely still, just still. We arrive on the shore line, just 15 min and we can start to see the sun set off of the coast. Everyone one is taking their pictures; there is a certain gleam the light gives off to your face that just makes person in the picture look … pleasant. In fact, it makes everything look beautiful. The sun was setting and only till we expect to see the full moon as well. The sun was setting I told Didenur to take my picture by the coast. “Are you ready!?” Didenur said. “Quick it’s getting to dark!” “It’s okay, I want that moonlight gleam too” I said. “What moon?” she said. I look up at the sky, and I don’t see a full moon like the online forecast said. That’s odd, and nobody seemed to notice. It gets really dark too, and the only light we are getting is from the two lampposts by the streets and from the shack. “There’s no moon” Halide said.


Halide is a great friend from middle school, always reserved and really smart too, I was surprised to hear her talk. “What do you mean the moon is gone? “The moon for some reason, I don’t know, is not there. Not present at all. If you look at the sea there is not a single tide on that body of water.. The water is just still. Moon gives the ebb and flow effect of large seas.” I look at the sea, and she was right. The tides had stop! It had look like any regular body of water acting on its own. Could that explain the “still” atmosphere? I was a bit frightened to hear that the moon could’ve possibly just disappeared miraculously. It was dark and I had to find someone to tell. I look up at the sky again searching, and still..no presence of the moon.


SPIRITED AWAY ♫ ♪ Spirited Away - One Summer's Day.mp3 ile güzel gider.

Ruhların Kaçışı Anime denilince aklıma gelen yönetmenlerden ilki Hayao Miyazaki'dir. Bunun en büyük sebebi bütün yapımlarının Hollywood'un iyi-kötü çarkı etrafında dönen animasyonlarının ötesine geçmesi elbette. 2001 yapımı Spirited Away (Ruhların Kaçışı)'i de bu düşüncenin tam ortasına yerleştirebiliriz. Yazımda filmin ve özellikle başkahraman Chihiro'nun analizini yapmaya çalıştım. İzleyenler için farklı bir göz, izlemeyenler için de bir güdüleyici olmasını temenni ederim! Chihiro, kasabasından taşınmış on yaşındaki küçük bir kızdır. Yeni taşındığı kasabada karşılarına ilginç bir yapı çıkar. Küçük kız her ne kadar bu

KISACA FİLMİN

yapının içine girmek istemese de anne-babasının peşinden gider. Terk edilmiş görünen bu diyar geceleri büyük bir canlılık kazanır. Burası ruhların bir tür dinlenme ve temizlenme yeridir. Chihiro, sihirli yiyeceklerden yiyen ve domuza dönüşen anne babasını kurtarabilmek için büyük bir maceraya atılır.

KONUSU


Ruhların Kaçışı, bütün fantastik karakterlerin, olayların merceğinde aslında küçük bir kızın büyüme serüvenini anlatır bize. Bu serüvenin kilit noktası ise Chihiro ve ailesinin yeni taşındıkları şehirde karşılarına çıkan tüneldir.

Ben bu tüneli, Chihiro'nun çocukluktan

oldukça çok rastlarız. Ruhlar diyarına

yetişkinliğe adım attığını simgeleyen bir

gelmiş kişi varlığını devam ettirmek

metafor

istiyorsa

olarak

yorumladım.

Peki

mutlaka

çalışmalıdır

ve

nereden bu kanıya vardım, değil mi?

kurallara itaat etmelidir. En güçlü ruhlar

Şöyle ki tünele girmeden evvel on

olan Yu-baba ve Zeniba dahi kurallara

yaşında sürekli mızmızlanan, şikayet

bağlıdır.

eden, memnuniyetsiz küçük bir kız vardır

istemeyen kişi mutlaka ruhlar diyarına

karşımızda. Fakat tünelden geçip ruhlar

ait yiyecek yemelidir. Ailesini kurtarmak

diyarına ulaşınca aklı başında, mantıklı

isteyen Chihiro da hamamda çalışmaya

kararlar veren, ebeveynlerini kurtarmak

başlar, herkesin giydiği formalardan giyer

için mücadele eden, toplumsal kurallara

ve yok olmamak için yiyeceklerden yer.

uyan bir Chihiro'yu izleriz. Toplumsal ve

Filmdeki en önemli temalardan bir diğeri

ailevi faktörlerin bir çocuğu ergenlik

ise "kimlik" ve "ait olmak". Ruhlar

dönemini

yetişkinliğe

diyarına entegre edilmek istenen ruhların

itelediğini de görmek mümkün.Filmde

isimleri mutlaka değiştirilir. İsim demek

sosyal kabul ve var olma kavramlarına

özgürlük,

yaşamadan

Saydamlaşıp

yok

olmak

kimlik


ve geçmiş hayat demektir. Ruhların

diyarına

bunlardan tamamen kurtulup, bu diyara

unutmuş Haku, hamamın sahibi ve

ait hissetmeleri için isim değişimi şarttır.

filmde kapitalizmi simgelediği söylenilen,

Chihiro'nun da ismi Sen olarak değiştirilir. (Buradaki ironi atlanacak gibi değil; Japonca'da Chihiro "binlerce" demekken Sen "bin" demektir.) Arkadaşı Haku'nun uyarısı üzerine küçük kız ismini hiçbir zaman

unutmaması

geçmişini,

özgürlüğünü

gerektiğini, ve

dışarıdan

gelmiş

ve

adını

başlarda lider olarak gördüğümüz fakat kendisinden daha zengin biri karşısında itibarı sarsılan Yu-baba, Yu-baba'nın karakteriyle taban tabana zıt olan ikiz kardeşi Zeniba gibi karakterler filmin şekillenmesinde oldukça etkili.

ailesinin Gelişimsel dönemleri ve farklılıklarını,

kurtuluşunu istiyorsa bunu başarması gerektiğini bilir. Ruhlar diyarına girmeden önce

arkadaşlarının

verdiği

bukette

yazan not ismini hatırlamasına yardımcı olur.

toplumsal gereklilikleri, kabul görmek adına

boyun

dünyanın

eğdiklerimizi,

maceralarını

fantastik

aynı

anda

görebileceğimiz, Oscar alan ilk anime unvanına sahip muhakkak izlenmesi gereken

bir

film

Spirited

Away.

Söylemeden geçemeyeceğim bir diğer şey ise

Joe

Hisaişi

imzası

taşıyan

film

müzikleri. Ruhlar diyarında "isim" kimliği "Seni özleyeceğiz Chihiro"

temsil ediyor ve çok önemli demiştik ya

Filmde başkarakteri etkileyen pekçok yan karakter de var. Ruhlar diyarındaki serüveni boyunca küçük kahramanımıza yoldaşlık

yapan,

kendisi

de

ruhlar

Miyazaki filmlerinde Joe Hisaişi müzikleri o kadar önemli benim için! Yazının amacına ulaştığını umup keyifli seyirler diyorum!


FİLMDEN KARELER

HÜMEYRA.


HAR ile güzel gider

‘’O’’ ŞEHİR

Benziyor yaralı bu koşuşturmalar, Bir köpeğin salyasındaki yorgunluğa Koştukça her köşe başında Şehre girmeye korkuyor insan. Hem nasıl terli terli su içmekten korkulursa bir anneden veya hırsıza para çaldırıldığında bir babadan. bir şehre girmek demek,

Kulağımda dar bir sokağın gürültüsü Bir şehre itiliyorum arkadan, Gözlerim yarı kapalı. O şehre girmek, etimi kemiğimden sıyırıp atmam demek. Nefes nefese ben bir şehre girdim de bugün, Etim kemiğimden doğru kanıyor. Sırtımdaki izler kabarıyor. Artık o şehirliyim ben. Şehirliyim.

kabullenmek o şehrin tenini yoracak mevsimlerini, değil midir her şehrin mevsimi ayrı bunu, anılarından belle sen aşklarından ve yollarından… bir şehre girmek , sancımak öteki bir günün yokluğunu iyice soğutmak güneşi

Sırtındaki kaba izlerle, Yorulmuş bir bedenle, O şehre aidim. Ne de kolay söylüyorsunuz Bazı şeyleri? Nasıl olsa ben de artık sizin gibiyim.

YÛNÛS


Turn static files into dynamic content formats.

Create a flipbook
Issuu converts static files into: digital portfolios, online yearbooks, online catalogs, digital photo albums and more. Sign up and create your flipbook.