Azizm Sanat E-Dergi Haziran 2011

Page 1

Azizm Sanat E-Dergi Haziran 2011 Sayı 44

Metin Lokumcu Anısına

Söyleşi: Altan Gördüm Devrimden Sonra, Türkan, Eşkıya

1


Editörden ‘İnsanın bir zamanlar yaşamış olduğu duyguyu, kendinde canlandırdıktan sonra, aynı duyguyu başkalarının da hissedebilmesi için hareket, ses, çizgi, renk veya kelimelerle belirlenen biçimlerle ifade etme ihtiyacından sanat ortaya çıkmıştır’ der, ismi ve edebiyatı dünyaya mâl olmuş Rus yazar Lev Nikolayeviç Tolstoy. Sosyal olduğu kadar psikolojik sorunlara da çözüm oluşturabilen sanat, insanın iç dünyasında şekillenerek simgeler eşliğinde dökülürken bir başkasının yüreğine de değer. Bu yüzdendir ki sanat, evrensel değerlere sahiptir ve önyargılara sıkışmadan, daima kalıpları kırmaya çalışır, kendini aşacak yollar arar. Ülkemizde ‘işi gücü olmayan adamın’, can sıkıntısını gidermek için yapacak bir şey araması gözüyle bakılan bu değerli yaratım işlevi, günümüzde bireylerden git gide uzaklaşsa da insanların karşı koyamadığı oluşturma ve oluşturulanı algılama güdüsü bütünüyle silinmiş değil. Toplumsalın evrildiği ve yeni oluşumların tıkandığı; dolayısıyla her şeyin karman çorman önümüze konulduğu evren skalasında içi boşaltılan ideolojilerin ve yaftalamaların sonu gelmezken, neyse ki bir yanımızda hâlâ ‘güzel’ sanatların yansımasını görebilmekteyiz. Nâzım Kültür Evi’nde örgütümüzün kuruluşunun IV. yılını kutladığımız 27 Mayıs’ta en az bizler kadar sanatsever olanlar da aramızdaydı. Kısa film gösterimlerinde sanatı, anlamı, varoluşu, yaratımı vb. enine boyuna konuşmaya çalıştığımız akşam, saatlerin gece yarısını gösterdiğini anlayamadık bile. Yanımızda olan herkese; insana, insanlığa ve sanata verdikleri değerden ötürü tekrar teşekkür ederiz. Seçimlerin kapımıza dayandığı bu ay, politikalardan ve kelimelerin yumruk gibi savrulduğu ringlere dönüşen miting alanlarından az buçuk uzak kalarak, ama yine gündemi takip edip satır aralarında eleştirilerimizi sunarak röportaj, sergi ve yazılarımızla karşınızdayız. Usta oyuncu Altan Gördüm’le sinemadan dizilere, geri kalmışlığın sebeplerinden geleceğe dair umutlara uzanan söyleşimize çağırıyoruz sizleri. Tiyatromuzun bir diğer büyük ismi, örgütümüzün destekçisi Orhan Aydın, sanatın nabzını tutan yazısıyla sayfalarımızda. Yazarımız Özgür Keşaplı Didrickson ise bu kez balinalar ve kutup sumrularıyla Alaska’dan uzanıyor bizlere. Mavi Gözlü Dev’i saygıyla anarken, komşumuzun Nâzım’ı olarak bilinen Yegişe Çarents’i de satırlarımıza taşıyoruz. Sinema yazılarımızda polis devletinin katlettiği “Son Eşkıya” Metin Lokumcu anısına Türk sinemasının çağdaş klasiği Yavuz Turgul’un yönettiği Eşkıya filminin çözümlemesini ve politik sinemamızın son örnekleri Türkan ve 2


Devrimden Sonra filmlerinin eleştirilerini okuyabilirsiniz. Sergi bölümümüzdeyse sizleri, Tolga Akmen’in kadrajına takılan birbirinden etkileyici karelere davet ediyoruz. Sanatın ışığı sizi daima aydınlatsın dostlar… Azizm’in Notu: Örgütümüzün yazarlarından Özgür Keşaplı Didrickson’ın öncülüğünde yayın hayatına başlayan, alanında özgün bir paylaşım ortamı sunan bilim, kültür, sanat topluluğu Kanatlı Balina, www.kanatlibalina.org adresinden yayın hayatına başladı. Sizler de çalışmalarınızı ve paylaşımlarınızı topluluğun internet sitesinden ulaştırabilirsiniz. Temmuz ayı güncellemesi içinse dilediğiniz konuda inceleme, deneme, eleştiri, şiir, öykü, fotoğraf, karikatür, resim ve videoyu 7 Temmuz 2011 tarihine kadar editörlerimize iletebilirsiniz.

www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

Ön Kapak: Devrimden Sonra (2011) – Mustafa Kenan Aybastı Arka Kapak: Eşkıya (1996) – Yavuz Turgul

3


İçindekiler Tanıklık – Orhan Aydın

s.5

Balina Uykusu – Özgür Keşaplı Didrickson

s.9

Erivan ve Moskova’da Bir Avuç Anadolu Toprağı: Hikmet ile Çarents – Selin Süar

s.13

İyiliğin Gerekmeyeceği Bir Dünya İçin: Türkan ve Devrimden Sonra – Onur Keşaplı

s.18

Altan Gördüm ile Söyleşi – Selin Süar, Onur Keşaplı

s.22

Kanatlarında Dünyanın Öyküsünü Taşıyan Kutup Sumruları – Özgür Keşaplı Didrickson

s.30

Vay Anasını Sayın Seyirciler! – Osman Bahar

s.37

Struma’dan Mavi Marmara’ya – Selin Süar

s.39

Baran’dan Metin’e Uzanan Eşkıyalık – Onur Keşaplı

s.44

Çok Oluyorum! – Gökhan Baykal

s.51

Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! – Mustafa Balbay

s.55

4


Tanıklık… Orhan Aydın Kars’ta İnsanlık Anıtı, tekbir sesleriyle kesilip-biçilip-yıkıldı çöplüğe atılıverdi, kimin umurunda? Kars Belediyesi, 'halkını heykelsiz bırakmama' kararı almış! “Kent’in simgeleri bal ve kaşardır” Hemen kollar sıvanmış ve heykellerin yapımı için ihaleye çıkılmış. Kars halkı dört gözle bal ve kaşar heykellerini bekliyor. Her sabah ballarına bandırıp, kaşarlarını dilimleyip yan gelip yatacaklar! Oh ne güzel! Ertuğrul Günay bu fırsatı kaçırmamalı, hemen Kars’a gitmeli, ayıbını örtmeli ve heykellerin temel atma törenlerinde başbakana eşlik etmeli. Dualar okunmalı, mehter takımı Ermenistan’ı gören bir tepenin üstünden ‘ceddin deden, neslin baban’ diye bir adım ileri iki adım geri atarak avazı çıktığı kadar bağırmalı; kuzular, danalar, kazlar boğazlanmalı, hem bakan efendinin hem başbakan efendinin alnına kan sürülmeli! Fena mı olur? Alın size, Başbakan’ın sanatçılara “müsvedde” diyebilmesi için yeni bir olanak daha! Ballı, kaşarlı bir küfür ki, yeme de yanında yat. Sevgili okur bu utanmazlık, içinde birlikte yol aldığımız 21. yüzyılda, bizim ülkemizde yaşanıyor. Şaşakalmıyor musun? Kars halkı gibi, ülke yurttaşlarının hemen hepsinin, sanat düşmanlığına boyun kırmaları seni hüzne boğmuyor mu? Ben bir kez daha utanıyorum. Dilerim bu utanç bir başka dünyalının hayatını kuşatmaz! 5


12 Haziran günü yine boynunu eğip, bu sanat düşmanlığına evet dersen kim bilir daha neler gelecek başına. Tanıklık edeceğiz. İstanbul’da Taksim Meydanı'nın orta yerindeki AKM yerle bir edilecek. Yargının iplerini ele geçiren ve bir kukla oynatıcısı gibi ip çeviren başbakan, önce bu anıt yapının, ‘yürütmeyi durdurma kararını’ kaldırıp çöpe atmak için, harekete geçecek. Koruma Kurulu üyelerini değiştirecek, yeni kurul üyelerini kendisi saptayacak ve bu kurulun ilk işi, AKM üstündeki ‘tescili’ kaldırmak olacak. Oradan da tıpkı Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin yerinde olduğu gibi, bir beton yığını fışkıracak. Ekranlardan izledik. Kendileri bizzat açıkladılar. “Taksim ve Tarlabaşı trafiği yerin altına inecek, Taksim Meydanı ve Gezi Parkı bölgesi yeni bir düzenlemeyle, ‘yeni yüzüne’ kavuşacak” Sözü edilen bölge sit alanıymış, Koruma Kurulu kararları varmış filan, umurunda olmayacak. Tanıklık edeceğiz. 13 Haziran günü düğmesine basılacak olan yeni anayasa tartışması, ülkenin gündemini kasıp-kavururken olacak bunlar. Bizler, söz konusu anayasanın içinde-dışında, “sanat ve sanatçı hakları” ile ilgili sözcükler bulmak için yırtınırken, diğer yandan sanat kurumlarımız darmadağın edilecek. Devlet tiyatroları, opera, bale ve senfoni tarihe karışacak. 4C kapsamına alınacak olan bu kurumların bölge müdürlükleri kaldırılacak. Tanıklık edeceğiz. Müzelerin özelleştirilmesi için ilk adım olan, ‘gişelerin pazarlanması’ süreci ile başlatılan uygulama hızlanacak. Bazı para babaları, ağızlarından sular fışkırtarak-salyalar saçarak bekliyorlar o günü. 6


Ören yerleri, kütüphaneler zaten pazarlandı, ağ genişletilecek. “Devletin işlettiği tek taş yığını kalmayacak” Özel tiyatrolara ve sinemaya ayrılan fon, yeni düzenlemelerle tamamen tırpanlanacak. Kültür Bakanlığı ve Turizm Bakanlığı adıyla iki ayrı bakanlık öngörüldüğü için, Kültür Bakanlığı bütçesi, serçe gagası kadar bile olmayacak. Tanıklık edeceğiz. Kitaplar-dergiler yasaklanacak, yazarlar-çizerler-sanatçılar-gazeteciler tutuklanacak. İnternet ortamında siyah sayfalar boy gösterecek, hem de öyle bir değil beş değil, on değil, binlerle karartılmış alanla karşılaşacaksın. Haberleşme, bilgi edinme özgürlüğün budanacak. Yeni anayasa önermesi, kültür merkezleri adıyla çalışmalarını sürdüren tüm yapıların çanına ot tıkayacak. Her biri üstündeki denetim sıkılaştırılacak ve ‘destur’a’ uymayanlar cezalandırılacak. Tanıklık edeceğiz. Kültür mirası İstanbul kentinin ve tüm ülkenin tarihsel dokusu en keyfi biçimiyle tahrip edilecek. Kazı alanlarına oteller, moteller, tatil köyleri, alış-veriş merkezleri dikilecek. Galata, Haydarpaşa, Tarlabaşı, Sütlüce bugünkü dokularını yitirecek. Bu alanlar aç gözlü ve yedikçe iştahı kabaran bir namussuzluğa kurban verilecek. Projeler ortada. Yeni binlerce beton yığını konut, yeni köprü ve yeni boğaz; doğa ve çevre katliamından başka ne ifade ediyor? Üç-beş aç zengin biraz daha semirsin diye binlerce ağaç kesilecek, su havzaları yok edilecek, bitki örtüsü talan edilecek, ekolojik denge bozulacak, ormanların içinden gökdelenler yükselecek, yaşam alanları daraltılacak. Dahası var. Uzaklardan değil yakınlardan yükselen seslere göre, ülke kan gölüne dönecek. Zaten olmayan barışa kara çalmak için, kılıçlar çoktan çekildi. 7


Acılarımızı daha da büyütmek üstüne, birileri kanlı hesaplar yapıyor. Öte yandan, ülkenin bilim adamları her gün yeni bir gerçeğin altını çiziyorlar. “Ekonomideki gizli açık çığ gibi büyüyor. Bu inat böyle sürdükçe, yolsuzlukişsizlik-yoksulluk daha da büyüyecek, ülke uçurumun dibine itelenecek” Sendikal hakların tamamıyla budandığı, kendinden olmayanların yaşam hakkının kalmadığı yeni bir döneme doğru yol alıyoruz. İmam; ordusuyla, polisiyle, yargısıyla, topuyla, tüfeğiyle, küfrüyle, hakaretiyle, ucubeleriyle top yekûn saldırıya hazırlanıyor. Başını kaldıran tüm onurlu insanlık, “eşkıya” diye karalanacak. Hayatlarımız kuşatılacak. Gelecek de bir gün gelecek. Boynumuzu büküp, tüm olup-bitene seyirci kalmak da bir yoldur, başı dik ve onurlu davranıp boyun eğmemek de. Tanıklık edeceğiz.

8


Balina Uykusu* Özgür Keşaplı Didrickson Nefesini duyunca koştum… Araştırma kulübesinden kumsala. Bana çok uzun gelen bir süredir balinalarla karşılaşmamıştım. İyileştiren balinalar... O yüzden nefesini duyunca koştum. Güneydoğu Alaska’nın korunaklı koylarından birindeydik. Bir balinanın nefes alıp verişini duymamanın imkânsız olduğu bir koyda. Araştırma kulübesinin olduğu yerde görüş alanım çok dardı. O yüzden kısa sürede uzaklaşmamasını dileyerek koştum. Kumsala vardığımda hemen okyanusu taramaya başladım. Nefesini duyuyordum, hızla ve sürekli tüm koyu tarıyordum ama balinalar nefes verdiklerinde su üzerinde oluşan buharı (nefes bulutu diyebilir miyim?) göremiyordum. Acaba kulaklarım bana bir oyun mu oynuyordu? Oysa balina gözleminde çoğu kez ilk görülen nefes bulutu olur. Bir süre havada asılı kaldıktan sonra dağılan bu bulutu görünce balinanın yerini belirlemek hep daha kolaydır. Geyiklerle ilgili bir çalışma için gelmiştik Chichagof Adası’na. Sabah Alaska’nın ılıman yağmur ormanında saatlerce taze geyik dışkısı aramıştık. İnsanların yürüyüş yapması için açılmış patikalarda değil de, geyiklerin kullandığı doğal hatlarda yürümek türlü akrobasi gerektiriyordu, çok yorulmuştum. Bu yüzdendi belki de, şimdiye dek pek çok kere balina görmüş olduğum halde, ilk kez nefes bulutunu, üstelik daracık bir alanda, bulamıyordum. Nefes alıp verişi tüm koyda yankılanan bu balina neredeydi? Hemen pes edemezdim. Düş görmediğime de emindim. Sabırla bir daha, bir daha taradım koyu... Ve sonunda saniyeler içinde dağılan bir bulutçuk görmeyi başardım. Daha önce gördüğüm nefes bulutlarına hiç benzemiyordu. Ne kadar silik ve ne çabuk dağılıyordu öyle... Artık yalnızca nefes bulutunun oluştuğu bölgeyi taradım dürbünümle ve balinayı gördüm sonunda. Nefesini duyduğumda sırtı incecik beliriyordu su üzerinde. Kuyruğunu ise hiç göremiyordum. Sığ sularda avlanırlarken derine dalmadıkları için kuyruklarının görülmediğini biliyordum. Nefes verirken çok fazla ses çıkarmadığını, en çok sesin nefes alırken çıktığını fark ettim. Demek o yüzden nefes bulutunu bulmam bu kadar 9


uzun sürmüştü... Sesini duyduğumda nefes bulutu nerdeyse dağılmış oluyordu. Daha önce böyle bir durumla hiç karşılaşmamıştım. Dikkatle balinanın olduğu yere sabitledim dürbünümü. Ne tuhaf, balina hiç hareket etmiyordu sanki... Karşı kıyıdan bir nirengi noktası seçtim emin olmak için. Evet, balina nerdeyse hiç kımıldamıyordu! Nefes aldığında sırtının ve başının bir kısmı görülüyordu, o kadar... Nerdeyse yüzen bir kütüğe benziyordu o haliyle. Bunu düşünürken anladım; balina uyuyordu! Derin dalış sırasında güçlü bir şekilde nefes alıp veren balinaların, su üzerinde uzun süre asılı kalan nefes bulutlarının aksine, saniyeler içinde dağılan ve bulamadığım için bana düş gördüğümü düşündürten bu nefes bulutunun sırrı buymuş; sahibi uyuyormuş. Çakıl taşlarının üzerinde oturdum ve balinanın nefes alıp verişini dinledim. Balinayı fazla seçemediğim ve boyutunu da tahmin etmekte zorlandığım için hangi türü gözlemlediğim konusunu bir yana bıraktım. Büyük olasılıkla kışı Hawaii’de geçiren ve baharla birlikte kuzeyin besince zenginleşen sularına gelen Kambur Balinalardan biri olmalıydı. Bir dirimbilimcinin bazen dürbününü, ölçüm biçim aletlerini rafa kaldırması gereken anlar vardır. Bu da o anlardan biriydi. Koyda yankılanan bu büyüleyici ses yalnızca balinanın değil, doğanın nefes alıp verişi gibiydi. Hem güçlü hem de kırılgan.

10


(Fotoğraflar: Jno Didrickson)Bu fotoğraflar yazıda geçen uyuyan kambur balinaya değil, yine aynı bölgede sığ sularda beslenen bir kambur balinaya aittir Uykuya dalmakta güçlük çeken, en minik sesle uyanan uykusuzgillerden olduğum için, uyku huzurla eşdeğer benim için. Uykunun sesi de en huzur verici seslerden. Uykunun bir türlü gelmediği uzun gecelerde ise kıskandığım ses... Ancak, balina uykusunun sesini kıskanamazdım, çünkü nasıl uyuduklarını biliyordum. Sıklıkla düşündüğüm kırılgan bir uykunun sesiydi bu. “Yarım” uykunun sesi. Balinalar ve yunuslar beyinlerinin yarısıyla uyuyorlar. Sırayla, beyinlerinin bir yarısı uyurken diğeri uyanık kalıyor. Bizim gibi uyumak onlar için mümkün değil, çünkü uyurken bir yandan da tehlikelere karşı tetikte olmak zorundalar. Daha da önemlisi, nefes almayı unutmamaları için beyinlerinin bir yarısı hep uyanık olmalı. Baygınken bile nefes alabilen bizlerin aksine istemli 11


nefes alan balinalar, yaşamak için nefes almayı hatırlamak zorundalar. Uykudayken bile. Gecenin bir yarısında çöp kamyonlarının sesiyle, söndürülmeyen bir sokak lambasının odama sızan ışığıyla “yarım” uyurken, sıklıkla yunusları ve balinaları düşünüyorum. Görme duyularından çok işitme duyularına dayalı bir yaşam sürdükleri için, sesin karadan daha uzağa taşındığı suda doğru dürüst uyuyup uyuyamadıklarını merak ediyorum. Denizlerdeki ses kirliliğinden ne kadar etkileniyorlar acaba? Chichagof adası’nın koyu sessizdi. Her bir yunus ve balina uyumak için sessiz ve korunaklı bir alan bulabiliyor mu? Balina gözlem tekneleri şimdiye kadar kaç balinayı, istemeden de olsa uykusundan uyandırdı, kim bilir... Balina avcılığının yapıldığı dönemlerde (aslında günümüzde de balina avlayan ülkeler var) nasıl uyuyabiliyorlardı acaba? Kaçı uyku sırasında avlanmıştı? Hayatım boyunca unutmayacağım bu özel gözlemin verdiği mutluluk ve Alaska güneşinin güçlü ışınları beni iyice gevşetti. Zihnim ve bedenim uyku kıvamını buldu. Bir balina ile birlikte uyumak düşüncesi çok hoştu aslında, ancak kumsala tek başıma gelmiştim. Alaska’da, özellikle insan yerleşiminden oldukça uzak olan bu bölgede, her köşe başında ayılarla karşılaşmak mümkündü. Demek ki benim de uyurken dikkat etmem gereken tehlikeler vardı. Ayılar durduk yere kimseye bir şey yapmıyorlardı, ama sakin olmak altın kural... Uyku ile uyanıklık arasında telaşlı davranarak bir ayıyı şaşırtmak ya da sinirlendirmek istemezdim. Balina uyumaya devam ederken ben de kulübeye dönmeye karar verdim. Uykulu gözlerle giderken balina uykusunun sesi de benimle geldi. Bu sefer koşmuyordum. Balinaların ilgi çekici dünyasında gezinmeye devam etmek isteyenleri Kanatlı Balina grubumuzun sitesine bekliyoruz www.kanatlibalina.org *Bu yazı, iki aylık edebiyat dergisi “Sözcükler”in Kasım-Aralık 2010 tarihli 28.sayısında yayımlanmıştır. www.sozcuklerdergisi.com

12


Erivan ve Moskova’da Bir Avuç Anadolu Toprağı: Hikmet ile Çarents Selin Süar Kimine göre Türkiye’nin kaderinin kökten değişeceği, kimine göre böyle geldi böyle gider denen seçimlerin kapımızın eşiğinde durduğu; sağlı sollu vaat kuşatmaları altında neyin iyi, neyin kötü olduğunu vatandaşın yine kendi bildikleri dâhilinde konuştuğu ve gündemin, kimin mitinginin daha dolu olduğuyla çalkalandığı günlerdeyiz. “Sol geldi de ne yaptı?” diyenler için “Sol”un bu ülkede ne zaman iktidara geldiğini merak ederek araştırma yaparken karşıma, 19 Ocak 2007’de katledilen Agos gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in yazısı çıktı. 7 Kasım 1997 tarihli yazısında “Sol öldü” diyenler için ve Komünizm’in yenilgisini kendilerini savunmak için kullanan ideolojilere serzenişte bulunan Dink, şöyle demiş: “…Çünkü sol ölmedi. Sol sadece olması gereken organizasyonunu gerçekleştiremedi, hepsi o kadar. Yok eğer sol çürük bir söylem idiyse, bugün onun savunduğu görüşler niçin en muhafazakar kesimlerin bile sermayesi oldu, söyler misiniz”1

1

Hrant Dink, Çarents’in Hikmet’i, Agos, 7 Kasım 1997

13


Nazım Hikmet Ne katı kurallarından ve geçerliliğini yitiren söylemlerinden ayrılan sol ideolojiyle ne de Sosyalizmle hiçbir zaman karşılaşmayan ülkemiz için yerinde saptamalarda bulunan yazarımız, düşüncelerini de iki şairle taçlandırmış: Nâzım Hikmet ve Yegişe Çarents.

Yegişe Çarents 3 Haziran’da, ölümünün 48. yılında çeşitli törenler ve etkinliklerle anılan Nâzım Hikmet için bu yılki söylemler geçen yıllara oranla daha coşkulu oldu, çünkü Türkiye’nin dünyaca ünlü şairleri arasında bulunan vatansever aydın, sanatını icra ederken söylediği sözler nedeniyle cefa dolu bir hayat yaşamıştır ve 14


Türkiye, bugün sanatın ayaklar altına alındığı bir süreçten geçmektedir. Bununla beraber, sürgünler, baskınlar olmakta ve ideolojileri nedeniyle sanatçıların yapıtları yıkılmakta, yasaklanmakta veya birey sorgusuz sualsiz hapse konmaktadır. Yıllardır ayakta duran ve kapılarını onlarca kişiye açmış olan tiyatrolar ve sinemalar yıkılmakta, yerlerine alışveriş merkezleri ve otel gibi, kelimenin gerçek anlamıyla ‘ucube’lerin dikilmesi planlanmaktadır. Yurdunu ve halkını savunan bilinçli yurttaşlar, Denizler ve Mahirler gibi faşist veya Nâzım Hikmet gibi vatan haini ilan edilseler de duruşlarından asla ödün vermemektedirler. Dünyanın hayran olduğu insan sevgisi dolu gökgözlü adam, canından çok sevdiği ülkesinden ve halkından ayrı olarak sürgünde hayatını kaybetmiştir. Yurtseverlik, halkçılık; dolayısıyla halk sevgisi, mezarı hâlâ Rusya’da bulunan ölümsüz şairin bilimsel-sosyalist dünya görüşünün doğal bir yansıması olmakta; halkçılık, sanatının belkemiğini oluşturmaktadır.2 Halkın içinden olan, zorluğu, açlığı göğüsleyen vatandaşların seslerini duyan Hikmet, mısralarındaki insancıllıkla ülkesine seslenmiş ve ölüm korkusundan çok, vatanından ayrı ölecek olma korkusu ne yazık ki gerçek olmuştur. “Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani, -öyle gibi de görünüyor-,Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni ve de uyarına gelirse, tepemde bir de çınar olursa, taş maş da istemez hani...” mısraları bugün bile okuyanın içinde inceden bir sızı bırakmaktadır. Kimi

‘vatanperver’lerin,

kendi

iktidarlarını

perçinlemek

adına

gerçek

‘vatanperver’leri, ‘vatan haini’ ilan etmeleri yalnızca bizim ülkemizde değil, başka ülkelerde de görülmüştür. Bunlardan biri olan Yegişe Çarents, Ermenistan’ın Nâzım’ı olarak anılmaktadır. Asıl adı Yegişe Soğomonyan olan Çarents, 13 Mart 1897 Kars doğumludur. 1915’teki Ermeni tehcirine tanık olan 2

Ataol Behramoğlu, “Nâzım Hikmet ‘tabu ve efsane’ ”, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, 2008, s. 68.

15


şair, daha sonra Moskova'ya gitmiş ve Rusya’da Bolşeviklere katılıp Komünizm için mücadele vermiştir. Nâzım ve Yegişe ile aynı kaderi paylaşıp vatan haini ilan edilen ve Yegişe gibi katledilen Dink’in bu iki şairi bir tutması boşa değildir. İkisi de özgürlük, hürriyet, çağdaşlık ile yoğrulmuş ve insan sevgisi, yurt sevgisi ile harmanlanmıştır. İkisi de doğruları söylemekten geri durmamış ve kitleleri peşinden sürüklemişlerdir. Evrensellikleri, savundukları ideolojiden ziyade eşitlikten, insan sevgisinden, yurtseverlikten ve ezileni savunmaktan ileri gelir. Her ikisi de Bolşevik Devrimi’nin şekillendirdiği dünya görüşlerini şiirlerine katsalar da örneğin Çarents de tıpkı Nâzım gibi, Stalin yönetimini çekinmeden eleştirmiş, onun, halklar üzerinde günbegün daha çok hissettirdiği baskıya karşı çıkmıştır. Stalin’in dayattığı kurallara şiiriyle karşı çıkan Çarents, mısralarında ulusallığı ve ulusalın bezediği kültürü ele almıştır. Tarih sayfalarında acımasızlıklarıyla bilinen hükümdarlar üzerinden yönetime atıfta bulunarak 1936 yılında yazdığı Beddua başlıklı şiiri yüzünden, şiir yayınlanmadığı halde şairin yakınlarında olan birinin onu ihbar etmesi sonucu Yegişe Çarents, 27 Kasım 1937 yılında Yerevan (Erivan) Hapishanesinde katledilmiştir. Ermeni edebiyatının en büyükleri arasında gösterilen şairin evi, bugün harabe durumundadır. Tarihi miras olarak bir Ermeni’nin desteği ve önerisiyle onarılmak istense de şairin tehcirle Anadolu’dan ayrılmak zorunda kalmasıyla evin üzerine konan ve İstanbul’da ikamet eden sahibi tarafından fahiş fiyat istenen, oturulamaz durumda olan ev, hâlâ döküntü halinde Demir Köprünün karşısında, Kars Kalesi’nin altında durmaktadır. Görülen o ki, büyük korku uyandıran Sosyalizmi savundukları için ‘Komünist’ ilan edilerek kendi topraklarından, kendi insanlarından koparılan bu iki şair, 16


ülkelerinde layık oldukları yeri henüz bulamamışlardır. Dün, Nâzım’ın ve Yegişe’nin ölüm fermanını imzalayan ideolojiler, bugün onların halkçı, yurtsever ve ulusal söylemlerini, Hrant Dink’in de dediği gibi kendilerine slogan yapabilmektedirler. Her ikisinin de sevdası halkın refahı, insanların mutluluğu ve vatanlarının daha iyi yerlere gelmesi olsa da, ikisi de gerçeği göstermekten geri durmadıkları için vatanları uğruna, insanların birlik ve beraberliğinin süslediği, hayallerindeki vatanlarından uzakta hayatlarını kaybetmişlerdir. Her ikisinin şiirlerinde anlattıklarının daha iyi özümsenmesi için insan sevgisini, evrenselliği ve vatan sevgisini iyi kavrayan, dolduruşa gelmeyen, ayrımcılığa karşı duran kimliklerin hayata kazandırılması gerekmektedir.

17


İyiliğin Gerekmeyeceği Bir Dünya İçin: Türkan ve Devrimden Sonra Onur Keşaplı Herkesin günlük hayatında aklından çıkartmadığı, bilge bir sığınak edasıyla başvurduğu, insanlığın önemli şahsiyetlerinin ağzından dökülmüş özlü sözler vardır. Benim özlü sözüm ise kendimi bildim bileli hiç değişmedi: “İyilik yapacağınıza öyle bir yere götürün ki dünyayı, iyilik beklenmesin!” . Lise yıllarında bir sabah annemin ben hala uykuluyken odama girip “Bak ne güzel bir söz” diyerek çalışma masama yapıştırdığı o sözü kimin söylediğini ve annemin nerden bulduğunu sormamakla büyük hata ettim çünkü hala o sözüm kime ait olduğunu bilmiyorum. (Google’da aradığımda da sonuç yok, bilen varsa lütfen bildirsin) Bu sözle yaşamak insanın omuzlarına büyük bir yük bindiriyor elbette. Acaba bu söz başucumda olmasaydı lisede yemekhanenin gereğinden fazla pahalı olması konusunda öğrenci birliğinin “Ama çok temiz bir cafeterya o yüzden fiyatlar böyle” diye açıklama çabaları sonrası “Okul yemekhanesinin temiz olması bir lüks değil zorunluluktur ve mecbur oldukları bir durum üzerinden artı değer çıkartamazlar” diyerek kavga çıkartabilir miydim bilmiyorum. Kendime dair anılarla sizleri sıktığımın farkındayım ancak bana tüm bunları ve daha ötesini hatırlatan, dünyayı iyiliğin gerekmediği bir dünyaya götürebilme mücadelesini derinden hissettiren iki Türk filmi gösterimde; bunlar Türkan ve Devrimden Sonra…

18


Yönetmenliğini Mustafa Kenan Aybastı’nın üstlendiği, Nazım Hikmet Kültür Merkezi Film Kolektifi’nin muazzam bir ekip çalışmasıyla gerçekleştiği Devrimden Sonra, Türk sinemasının yıllardır görmediği, Şerif Sezer’den Cezmi Baskın’a, Levent Ülgen’den Menderes Sabancılar’a dev bir oyuncu kadrosunu bir araya getirirken, yine Türk sinemasında görmeye alışık olmadığımız bölümsel (epizodik) anlatımla 8 kısa hikâyeyi(veya anı, olayı) bir araya getiriyor. 1 Mayısta gösterime girmesi için çabalanan film Denizlere ve Halit Çelenk’e armağan olarak 6 Mayısta seyirciyle buluştu ve özellikle yapım anlamındaki özgünlüğüne, ekip ruhuna sağcı basın bile övgü yağdırmak durumunda kaldı. Yıllar yılı “bu kış gelecek” denen Komünizmin nihayet gelmiş olduğu Türkiye’de devrim sonrası solcu ya da sağcı sıradan halkın yaşadığı değişimleri, şaşkınlıkları filmin bütününe sızan umut ve mutluluk hissiyle izleyiciye aktaran film, tam da bu özelliğiyle yenilgi ve umutsuzluk aşılamayı kendine görev edinmiş hissi veren Türk sol sinemasından sıyrılıyor. Film, apaçık bir propaganda filmi olmasına rağmen insana yüklenen, ders verme edasıyla öğretmene dönüşen bir propaganda filmi değil. Tersine izleyiciyle sohbet edip, derdini anlatma amacında sımsıcak bir yapıt. Elbette film siyasi dozu yüksek olduğundan sinemasal anlatının kimi alanlarında sıkıntı yaşıyor. Filmin bölümsel anlatısının genel kurgusunda sıkıntı olduğunu söyleyebiliriz. İzlek olarak seyirciye istikrarlı bir biçimde takip olanağı sunamıyor ve kimi bölümlerin gereğinden fazla uzun olduğu hissine kapılıyor izleyici. Diğer 19


taraftan bazı bölümlerin kısalığı doyurucu olmuyor. Örneğin Altan Gördüm’ün sınıf bilincinden yoksun bir işçiyi canlandırdığı bölüm ve Orhan Aydın’ın canlandırdığı aydının suikast sonucunda öldürülmesi sonrası gelişen sorgu bölümünde daha fazlasını görme hissi beliriyor. Film, sinemasal anlatıdaki kimi tercihleri ve bu tercihlerden doğan sıkıntılarıyla aslında hedef kitle seçimi konusunda kendini solda gören izleyicileri değil sıradan halk olarak adlandırabileceğimiz apolitik, sosyalizmden ve soldan habersiz dahası ürken kitleleri belirlemiş olduğunun altını çiziyor. Başka bir dünyanın mümkün olduğunu, günlük hayata dair sağlık, eğitim, konut, adalet, eşitlik, hatta aşk konularından izleyiciye sunan film hiç kuşkusuz çok daha fazla izleyiciyle buluşmalı, sinema gösterimlerinin ardından mahalle gösterimleriyle gerçek hedef kitlesine sosyalizmi taşımalıdır.

Hayatını bilimle aydınlanmaya adayarak, gericilik ve feodaliteyle savaşarak geçiren ve iki yıl önce hayata gözlerini yuman Türkan Saylan’ın son günlerini anlatan Türkan filmi, Cemal Şan’ın yönetmenliği ve Saylan’ın kurucusu olduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin ekip ruhuyla gerçekleştirilerek, Saylan’ın ölüm yıldönümünü Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nı başlattığı güne bağlayan 19 Mayısta gösterime girdi. Rüçhan Çalışkur, Ragıp Savaş, Tardu Flordun, İsmail Hacıoğlu, Altan Erkekli gibi isimlerle dolu geniş 20


oyuncu kadrosu ve beraberinde gelen üstün oyunculukla yükselen film, gerek etkileyici müzik kullanımı gerekse senaryosunun güçlü dramatik yapısıyla hüznün hâkim olduğu bir yapıt. Yapım olarak usta işi olarak niteleyebileceğimiz filmin final sahnesinin, film boyunca izleyicinin beklentisini yüksek tutma amacıyla dillendirildiği halde önceki sahnelere göre zayıf olması, belki de gösterim tarihine yetiştirme çabası nedeniyle aceleye gelmiş olabileceği tahmini yürütmemizi sağlıyor. Türkan, Devrimden Sonra’nın politik dozu yüksek anlatısının aksine neredeyse hiçbir yerde politik söyleme başvurmuyor. Bu elbette bir tercih olabilir ve Saylan’ın anısının ideolojiler üstü bir yerde konumlandırılması daha uygun düşebilir. Ancak ülkede tıp alanında devrim olarak görülebilecek uygulamaları başlatan, kırsaldaki feodal yapılar ve tüm yurttaki dinci çevrelerle savaşmayı sözde laik devletimizden bile çok daha büyük kararlılıkla yapan, kadın-erkek eşitliğinin hala sağlanamadığı ülkemizde özellikle kızların aydınlanmayla tanışmasını sağlayarak bireysel ölçekte devrimleri ateşleyen Türkan Saylan’ın hayatını konu edinirken siyasete bulaşmama çabası biraz zorlama duruyor. Hele hele son günlerini, yani 20 yıldan uzun süre savaştığı kansere yenik düşmesinde gerici devletin Ergenekon operasyonuyla açıktan saldırı başlattığı son günlerini konu edinirken bundan kaçınmak Türkan filminin en büyük eksiği olarak göze çarpıyor. Bunun sebebi olarak filmin hedef kitlesinin Türkan Saylan’ı ve mücadelesini bilen, destekleyen insanların olması gösterilebilir ancak bu durum filmin evrensel sinema dilinden uzaklaşmasına ve Saylan’ı tanımayan herhangi bir izleyicinin filmin güçlü dramatik yapısına rağmen hiçbir şey hissetmemesi sonucunu doğurabilir. Cumhuriyet tarihimizin, aydınlanmamızın en önemli isimlerinden Türkan Saylan’ın hayatı daha uzun yıllar beyazperdede yer alacak gibi gözüküyor ve bu başarılı sayılabilecek ilk filmin her anlamda daha doyurucu filmlere vesile olmasını diliyoruz. Sonuç olarak yapımcıların ve izleyicilerin pek de hoşlanmadığı “ciddi”, “siyasi” konulara değinen bu iki film, sinemamızda daha çok görmek istediğimiz, gerici kuşatmanın baskısını giderek arttırdığı günlerde daha çok ihtiyaç duyduğumuz filmlerdir. Halkımızın umudunu, geleceğe dair inancını ellerinden, yüreklerinden alan sisteme karşı başka bir dünyanın hala mümkün olduğunu, tek bir bireyin bile neler başarabileceğini anlatan filmlere, öykülere, imgesel de olsa ateşleyici, umut aşılayıcı eserlere ihtiyacımız var. Çünkü bu halk, iyiliğe muhtaç olmadığını anlamalı, iyiliğin, eşitliğin bir lütuf değil bir hak olduğunu özümsemeli, bu halk iyiliğin gerekmediği bir dünyaya ancak ve ancak aydınlanma ve sosyalizmle ulaşılabileceğini öğrenmeli.

21


Altan Gördüm ile Söyleşi Selin Süar, Onur Keşaplı Şubat ayında düzenlediğimiz Çeşme Film Festivali’nin davetlisi ve konuşmacısı olarak bizim yanımızda yer alan, “Devrim Arabaları”, “Aşk Tutulması” ve son olarak “Devrimden Sonra” filmlerinin, “Kavak Yelleri” ve daha birçok dizinin ve sayısız tiyatro oyunun usta oyuncusu Altan Gördüm ile festival sırasındaki yoğunluğumuz sebebiyle söyleşi yapamamış ancak kendisinin de isteğiyle internet üzerinden de olsa röportaj yapma konusunda sözleşmiştik. Geçtiğimiz ay sorularımızı kendisine ilettiğimizde bize cevabı telefonla verdi ve kısaca “Bu soruların hakkını öyle bilgisayar başına oturup veremem, önümüzdeki günlerde İzmir’deyim, buluşalım sohbetimizi gerçekleştirelim” dedi. Bir konferans için memleketi İzmir’e gelen Altan Gördüm, annesine ve dostlarına bile haber vermediği bu günübirlik gezisinde programını da aksatmak pahasına bizle Alsancak Miko’da buluştu. Sayın Altan Gördüm’le “Devrimden Sonra”dan başlayıp dizi sektörüne, ülkenin sanat gündemine egemen olan yasakçılıktan geleceğe dair planlara kadar farklı konularda ufuk açıcı ve keyifli söyleşi gerçekleştirdik, iyi okumalar… Birçok sinema filmi, televizyon dizisi ve hatta kısa metraj filmde yer alarak oyunculuğun hakkını uzun yıllardır tam anlamıyla yerine getirmiş Altan Gördüm’ün “sahne tozuyla” tanışmasını ve yaşamını sanata adamasının hikâyesini dinleyebilir miyiz? Beni tiyatroyla, sahneyle buluşturan Karşıyaka Erkek Lisesi'ndeki kimya öğretmenimdi. Beni derste sözlüye kaldırdı, sözlüde yaptığım hareketlerden "Bu çocukta tüy var" dedi herhalde ki arada tenefüste beni en korktuğumuz Müdür Yardımcısı'nın odasına çağırıp "Seni okulun temsil koluna alıyoruz" dedi. "Hocam ben yapamam" dedim, "Sen tahtada yaptıklarını yaparsan senden olur” dedi. Artık haklı mı çıktı haksız mı, Türk Tiyatrosu'na zarar mı verdi, onu da bilmiyorum; "Tamam" dedim. Lise sonda, dokuz Eylül Üniversitesi'nin oyunculuk bölümü yeni kurulmuştu; okuldaki öğretmenlerin -daha sonra okul tiyatrosuna devam ettim tabii- girsene okula dediler, ben de rahmetli babamla konuştum; karışmazdı bana, ben ortaokul yıllarımdan beri siyasalda okuyup idealist kaymakam olmayı düşünüyordum. Babam, "Açlıktan ölürsün, tiyatrodan kimsenin karnı doymuyor. Sen git okulunu oku, tiyatroyu da 'fobi' olarak yaparsın" dedi. Hobi ve fobi sözcüğünü karıştırıyordu, yeni çıkmıştı bu 22


sözcükler. E, tabii olacağın önüne geçilmiyor. Biz siyasalı kazandık. Ankara'da Siyasal ikinci sınıfta okurken Cumhuriyet Yurdu'nda kalıyorum. Bir gece nöbetteydim, nöbette kendi aramızda oyunlar falan yapardık. Nöbetteki arkadaşlar dedi ki, "Ankara Sanat'ın kurslarına neden katılmıyorsun, sınavları var..." Dedim, "O ne ya?", Tabii AST'ı biliyoruz, ama hani ordan içeri o anlamda bir mabede girebileceğimizi hiç tahmin etmiyoruz. Son anda gittik, başvurduk ve işte öyle başladı benim olayım. 1979–1980 dönemi. Bu sene 32. yıl oluyor. Ondan sonra Ankara Sanat'ta yöneticilik, eğitmenlik, yönetmenlik, başka tiyatrolarda da yönettiğim oyunlar oldu. Yani zorunlu ayrılıklar dışında Ankara Sanat'ın bütün projelerinde yer aldım diyebilirim. İzmir'e nereden geldiğimize değinelim: 1999–2000 sezonunda Devlet Tiyatrosu'nun Yetişmiş Sanatçı kontenjanından bir davet alıp Devlet Tiyatrosu'na memur sanatçı olarak girdim. Girdiğim zaman Ankara'da Müdür Yardımcılığına başladım. 2008 Kasım'ında da "Devlet yeter" deyip, erken bir şekilde Devlet Tiyatrosu'ndan emekli oldum, ama tabii tiyatroculuktan emekli olmadım. Kariyerinize başlarken örnek aldığınız sanatçılar kimlerdi? Aslında tabii o dönem çok yaygın değil kitle iletişim araçları, izlediğimizde aklımızda kalan bir Genco Erkal geliyor aklıma, Genco abiyi izledik. Kurum olarak Ankara Sanat Tiyatrosu turneye geliyordu; Sanat Tiyatrosu kişi değil de kurum olduğu için isimlerini bilmediğimiz oyuncular üzerinden “Şu çok iyi", "Bu çok iyi" dediğimiz kişiler olduğu gibi, sonra da meslek içinde örnek aldığımız ustalar vardı. Zaten tiyatro taklitle başladığı için, ustaları önce taklit edersin, konservatuarlarda da öyle, hocaları taklit eder öğrenciler, hocalar da öyle olmasını ister. Hala örnek aldığım, çok iyi oynuyor, çok iyi kıvırmış dediğim oyuncular var ama bazen bir projede çok iyi olduğunu görüyorsun, başka bir projede tepetaklak gidiyor. O konuda bir süreklilik yok. Benim isim, usta olarak kabul ettiğim; kimileri beğenmez oyunculuğunu ama Rutkay abiyi (Aziz) beğenirim, tiyatro adamı ve düşünürü olarak. Geçenlerde bir söyleşide pişmanlıkla ilgili dile getirdiğim bir şey vardı, ben genel olarak tiyatro rejisinin eğitimini almış olmak isterdim. Rejisörlük yetenekle çözülebilecek bir şey değil, teknik bilgi de gerektiriyor. Ülkemizdeki sanat eğitimini yeterli buluyor musunuz? Bu kapsamda sizce neler yapılmalı? Sanat eğitimi bağlamında oyunculuktan, tiyatrodan, sinemadan söz ettiğimizde yeterli bulmuyorum desem bazı büyüklerimiz acayip bozulacaklar ama ülkedeki sözümona sanat politikası nedeniyle örneğin oyunculuk eğitimi veren okullar oldukça arttı. Geçenlerde bir profesör arkadaşa sordum, şu anda tiyatro eğitimi 23


veren üniversite bazında kaç okul var dedim, en son bıraktığımda 62 taneydi dedi. O da bilmiyor. Pıtrak gibi çoğaldılar. Okullar yeteri kadar yetkin öğretim üyeleriyle desteklenmiyor. Özellikle özel üniversitelerin okulları. Geçen sene eşim Maltepe Üniversitesi’nde ders veriyordu, öğrencileri de bazen bizim okula geliyorlardı. Örneğin 3. sınıf öğrencileriyle bir sohbette dedim ki, diksiyonunuz çok kötü çocuklar, niye böyle bir şey var? Hocam bizim diksiyon hocamız yok dediler. Böyle bir şey olabilir mi? Mühendis adama matematik, statik öğretmemek gibi. Neyle iletişim kuracak? Mim tiyatrosu yapılmayacak ki. Üniversiteler adet olarak arttı, ama nitelik olarak aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Birkaç yerde gelenek sürüyor tabi. Mesela İstanbul Konservatuarı var, Mimar Sinan’ın fena değil, Ankara Devlet Konservatuarı, İzmir Dokuz Eylül ve Eskişehir gibi okullar iyi okullar. Hâlâ o geleneği sürdürüyorlar, hâlâ direniyorlar.

Siyasal Bilgiler yolundan tiyatroya uzanan bir eğitim hayatınız var. Aktif olarak değil belki ama teorik olarak siyasetle ilgili oluşunuz oyun seçimlerinizi etkiledi mi? Tabii ki etkiledi. Her şey politik; politik olmak durumunda. Ben sanatçıyım politikayla ilgilenmiyorum diyemezsin, bu bile politikadır. Doğal olarak belli bir dünya görüşünüz var. Sanatı oluşturan iki temel; estetik ve ideolojidir. Sonuç olarak bir dünya görüşünün tarafı olmalısın, bir tarafta durmalısın. O da ister istemez senin rol seçmende, projeyi kabul etmende ana kıstası oluşturuyor. En azından benim için öyle. Son dönemde “Yerli Dizi Yersiz Uzun” gibi eylemlerle sektörün emekçileri seslerini daha yüksek sesle dile getirmeye başladılar ancak halen kısa vadede bir çözüme ulaşılmış değil. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz, sizce çözüm için yapılması gereken nedir ve bu konuda toplumun konuyla alakalı tüm kesimlerine bir görev düşüyor mu? Tabii ki düşüyor. Televizyon seyircilerine ‘bu kadar uzun dizi izlemem, protesto ediyorum’ dedirtemezsiniz. İzlemese bile evinde açık duruyor diziler, tabii ki yapacak bir şey yok. Kendi içimizde direnebiliriz, ama o konuda asla tek vücut olmamız mümkün değil. Bu konuda bize şöyle dediler: “Tamam, süreleri kısaltalım, ama sizin paralarınızı azaltırız.”. Yapımcı arkadaşım söyledi bunu. 60 dakika, 70 dakika çekerken 10 dakika uzatalım dediklerinde bize artı para vermiyorlar, ama biz bunu söyleyince direkt olarak paramızı kısma yönünde 24


adım atıyorlar. Şimdi bir anda kendi içimizde şöyle laflar dönmeye başladı; ‘Bana ne kardeşim, paramız kesilecekse astronomik rakamlar alanlardan kesilsin, ben zaten kaç kuruş alıyorum’. Amaçlanan da bu zaten, oyuncuları birbirine düşürmek. Klasik muhabbet, aba altından sopa göstermek. Eskiden akşamları Prime Time 1, Prime Time 2 vardı, biliyorsunuz; 20.00–22.00 ve 22.00–00.00. Şimdi akşam sekizde bir başlıyor, 60 dakika özet ve net 120 dakika reklâmsız gece bitti! Düşünebiliyor musunuz kanalın yaptığını? Yani önceden iki projeye para veriyordu. Bu şekilde tek projeye para veriyor. Aynı reklâmı zaten alıyor, esas sorun bu. RTÜK buna müdahale etmiyor, Çalışma Bakanlığı sete gidiyor. Yapımcılar, “Gelen ekip ‘kaç saat çalışıyorsunuz?’ diye sorduklarında Allah aşkına 8 saat deyin” diyorlar. Haftada 5 gün 8 saat çalışsan dizi çıkmaz. “Biz denetim altına alıyoruz, dikkat edin taş düşebilir diye uyarıyoruz.” Ama taş düşünce ne olacak? “E, o taşla senin aranda” gibi bir durum ortaya çıkıyor. Karar alsınlar işte! Yayının kaç saat olduğu ortada, ihbar kabul edin. Suç olduğu ortada, çünkü 70 dakikanın üzerinde. Yasayı değiştirdiler, kimin lehine oldu? Biliyorsun 4 dakikada bir de reklâm giriyor, eskiden bu böyle değildi. Hadi o bitiyor, bir de tanıtıcı reklâm giriyor. Reklâmın tanıtıcı olanı, tanıtıcı olmayanı mı var? Her reklâm zaten tanıtmak içindir… Bütün mesele para. Benim bildiğim, bir kanal sözünü ettiğimiz program süresince reklâmlardan 1 trilyon para kazanıyor! Yapımcıya verdiği 300 falandır. Ha, bir defada da iş bitmiyor. Aynı dizinin tekrarını yayınladığında da para alıyor. Kanal para alsa da her tekrarda bizlere para gelmiyor maalesef. Bizim şu anda yapmaya çalıştığımız, tamam, yayınlansın ama o tekrarın yarısını da bana ver bari. Gelişmiş ülkelerde bu böyle. Şu anda Oyuncu Birliği ve sendika olarak biz bunu yapmaya çalışıyoruz; hiç olmazsa telif alalım diye. Öyle bir şeye imza attırıyorlar ki, dizi Plüton’da bile yayınlansa hiçbir şey alamazsın. Bizim bu toplumsal yapımızla, bakış açımızla oyuncu arkadaşlarımızın da bakış açısıyla “yerli dizi yersiz uzun” olayını biz yapamayız. Apolitik bilinçle bu yapılamaz. Hadi, bütün setler karar alsın; dursun ve hakkını arasın; kimse yanaşmaz ona. Şunu yaptılar bize zamanında, Ankara’da ilk seslendirme sanatçılığı derneğini biz kurduk. Özel kanallar yeni yeni yayına başlıyor o zamanlar; fiyatlar aşağı çekilmeye başlandı. Biz de karar aldık, taban fiyat budur, bunun altındaki rakamlara kimse imza atmayacak diye. Bizi kim yarı yolda bıraktı biliyor musunuz? ‘Ya bize iş vermezlerse’ diyen kimi oyuncu arkadaşlar. Şimdi hepsi sürünüyor. O yüzden bu olayda da aynısı olacak. Sendika kursak bile bağlayıcı karar alamayacağız. Türk sinemasının bugününü ve yarınını, düne göre nasıl buluyorsunuz? Teknolojik gelişmelerin çok avantajı oldu. Rahmetli Kenan Pars’la ettiğimiz bir sohbette kendisi şöyle derdi; “Evladım, biz metreye göre oynuyorduk.” Şimdi 25


tekrar yapabilme olanağı var. Teknoloji, kameralar çok ucuzladı. Eskiden ışığı kurmak saatler sürebiliyordu, şimdi özellikle televizyon dizilerinde çok çabuk çözülebiliyor her iş. Bunun artı noktaları da var tabii. Eskiden yönetmen olabilecek çok iyi çocuklar vardı, işin zorluğuna rağmen çok iyi işler çıkarabiliyorlardı. Bugün eskiye göre kalem tutabilecek insanlar, yönetmenler daha fazla var, ama yine burada işin kalitesine geliyoruz. O kaliteli ortam şimdi yok. Bir gün bir dizi projesiyle yapımcıya gittiğimde “Proje güzel, ama olmaz, çünkü çok düzeyli” diye bir eleştiri aldığımı biliyorum. Düşünebiliyor musunuz, düzeyli diye kabul edilmiyor ve araya bir kadın sokmam veya argo eklemem isteniyor. Gerekçe olarak da seyircinin beğenisi öne sürülüyor. Eşim Vahide (Gördüm) de, ben de kimi zaman yaptığımız işlerden dolayı akşam yastığa başımızı koyduğumuzda durumdan hoşnutsuz oluyoruz, ama hayatımızı devam ettirebilmemiz için bizim de bu işi bir şekilde yapmamız gerekir.

Türk sinemasında siyasi konulu filmlerin etkisi ve başarısı konusunda ne düşünüyorsunuz? En son rol aldığınız ve Türkiye’de olası bir sosyalist devrim sonrası yaşanabilecekleri konu edinen “Devrimden Sonra” filmini, şuana kadar filme gelen eleştirileri de göz önünde bulundurarak, bu noktada nerede konumlandırırsınız? Son dönemde birkaç fedakâr yapım şirketi ve derneği dışında gerçek anlamda politik sinema yapılmıyor. Yapılsa da seyirciyle buluşmuyor. O emeği boşa harcamak gibi görülüyor. En son Devrimden Sonra’yı çektik. Film, sanatsal ve estetik açıdan çok eksiği olmasına rağmen, örneğin gerici olarak adlandırabileceğimiz basın tarafından bile saygıyla karşılandı, en azından sayfalarında yer verdiler, desteklediler. Gösteriminin ilk haftasında 16 bin seyirci topladı. Böyle giderse 50 bini aşacak gibi gözüküyor ki bu tarz bir film için iyi denilebilecek bir rakam. Harcanılan parayı –zaten çok düşük bir bütçeyle çekildi- karşılayacak gibi görünüyor. Bu da ikinci ve daha sağlam bir film çekilebilmesine olanak sağlayacaktır. Filme bir şeylerden haberdar olan, konuyla ilgilenen kişiler gidecektir; oysa ben istiyorum ki apolitik olan insanlar da bu filmi izlesinler. Biz bu filmde, bir dönemler kitlere korku salmak için 26


yinelenen ‘bu yıl komünizm gelecek’, ‘bu yıl sosyalizm gelecek’ söylemlerinden çıkıp, devrim gerçekleştiğinde ve hakikaten sosyalizm geldikten sonra olacakları anlatıyoruz. Keşke karşıt görüşlü insanlarda filmi izlese. İkinci bir film çekilirse eğer aynı sanatsal eksikliklerin olmaması için bu işte güvendiğimiz, inandığımız danışmanlar kullanılmasını önereceğim arkadaşlara. Tabi ben projenin içinde olur muyum olmaz mıyım bilmiyorum ama kesinlikle destek olmak isterim. Geçtiğimiz ay Azizm’de “Geri Kalmışlığın Nedenleri”ni masaya yatırmıştık. Sizce Türkiye, güzel Anadolu neden geri kaldı? Son dönemde yaşanan galeri baskını, Allianoi, ve İnsanlık Anıtı imhaları, Bedri Baykam’ın bıçaklanması, Şükran Moral’ın tehditler sonrası yurtdışına çıkması, Devlet Tiyatrolarının sakız-türban ikilemiyle kapatılmak istenmesi ve sıralamaktan yorulacağımız olaylar ışında geri kalmışlığın aşılabilme ihtimali konusunda geleceği nasıl görüyorsunuz? Geri kalmışlığın nedeni olarak feodal yapı ve dini görüyorum. Bırakın küçük kentleri, bunu büyük kentlerde bile fark ediyoruz. Din olgusu amaçlarına ulaşmak isteyen siyasal iktidarlar tarafından bir güzel kullanılır. Bugün baktığımızda isimler bile değişti ülkemizde; çocukların isimleri değişti! 70’li yıllarda Devrim, Deniz, Barış, Mahir gibi isimler varken, şimdiki isimlere bir bakın. Bunların İslam ile de ilgisi yok, yaşama biçimi olarak Arap kültürü pompalanıyor bize, kapanma dâhil olmak üzere. 2–3 gün önce bir dergi için arkadaşlar bir yerde fotoğraf çekiyorlarmış; saldırmışlar arkadaşlara, “Kadının fotoğrafı çekilmez, günahtır” diye. Hangi kutsal kitapta yazıyor acaba böyle bir şey? Bizim dinimiz mantık dinidir, bizim dinimiz barış dinidir denir, oysa bence hiçbir din mantık dini değil, hiçbir din barış dini değil. Dinde emredici unsurlar olduğu sürece bir din hiçbir zaman barışçıl olamaz. Günümüzde “Ilımlı İslam” diye bir kavram ortaya atıyorlar; oysa İslam’ın ılımlısı olmaz. Zorladığın, cezalandırdığın sürece mantık ve barıştan söz edemeyiz. (Gülüyor) Kusura bakmayın, ben bu konuda çok katıyım… Geçen gün Türkçesini tekrar okudum; inanabiliyor musunuz, kadına dair hiçbir şey yok. Aklı başında üniversite mezunu kadınlar, profesörler, ilim öğrenmiş kişiler… Ben anlamıyorum bu nasıl bir bakış açısıdır, nasıl bir kabullenmedir? Cennet tasvirine bir bakın… Cennete giden adamın etrafında ona bağlı, güzel kokulu, güzel vücutlu, gözleri o adamdan başka kimseyi görmeyen melekler var. Peki dini bütün Müslüman kadınlar ne olacak? Diğer tarafa mı gidecekler? Bence bütün dinlerin tek bir amacı var; o zamanki kendi kavimlerini, kendi kabilelerini yola getirmek. Bunu yapabilmek için de ödüllendirme ve cezalandırma yöntemi seçilmiş. O dönem için de en korkulan şey ateş. Çölde olduğu için su yok. Diğer taraftan Sümer Uygarlığına baktığınızda benzer tasvirleri de görebilirsiniz; sanki tek Tanrılı 27


dinler ceza hukukunu, miras hukukunu ve tüm diğer benzer anlatımları oradan alıp kendine uyarlamış. Muazzez İlmiye Çığ ve dünyanın daha birçok ülkesindeki tarihçilerin dediği gibi ‘Tarih Sümerlerden başlar’ sözü bu açıdan yerinde bir saptama. Soruya geri dönecek olursak, son yaşanan olaylara baktığımızda bir büyüğümüzün dediği gibi enseyi karartmamak lazım, ama geleceği çok parlak göremiyorsun. Umudu elden bırakmamanın gerekliliğiyle beraber tünelin sonunda bir ışık da göremiyoruz. Türban-sakız olayına gelirsek, bu bir şeylerin sonucudur. Ben bunu yaşadım. Ankara Devlet Tiyatrosu’nda, galiba 2003’teydi, dört kişilik bir oyun oynuyorduk; üç bayan bir erkek, “Demir” diye, kadınlar hapishanesinde geçen bir oyundu. Dönemin başbakanının eşi oyuna gelecek diye oyun 10 dakika geç başlatıldı. En öne geldi ve affedersiniz ama bizleri pisliğe bakar gibi izledi. Ben de ilgisini oyuna çekmek için, gardiyan rolündeyim ya, demir parmaklıkları böyle copla hızlıca tararlar ya, parmaklıklardan ‘trrrrt’ diye bir ses çıkar; hızlıca onu yaptım ve hanımefendi birden irkildi. Şimdi şuraya bağlayacağım; son olaydaki oyuncu arkadaşı bizzat tanıyorum. O gün onu aradığımda ne olup bittiğini sordum ve çocukcağız “Abi vallahi bir şey yapmadım.” dedi, ben “E, niye yapmadın, kim olsa yapardı…” dedim. O yine ısrarla yapmadığını söyledi ve gazetelerin iddia ettiğinin aksine, gelen kişi en öne oturtulduğu için “o kişinin kim olduğunu tanıdım, tanımaz olur muyum hiç” dedi, ama gelen şahsın sanat icra edilen bir yerde özellikle sakız patlatarak oyunu ve oyuncuları rahatsız ettiğini söyledi. Aynı şeyi ısrarla söylüyoruz; bilim ve sanat takdir görmediği yeri terk eder. İnsanlık Anıtı örneğinde olduğu gibi, padişahlık edasıyla ‘Beğenmedim, tez kaldırıla’ olmaz. Beğenilip beğenilmemesi önemli değil, o bir sanat eseri. İdeolojik olarak verdikleri beğenilmeyebilir, sanatçının düşünceleri beğenilmeyebilir, oyunu veya eseri beğenilmeyebilir; ama kaldırılması, yasaklanması ne demek! Burada iki örnek sıralayabiliriz; mesela Bach’ın ideolojisini beğenmeyebilirsiniz, ama müziğini nasıl reddedebilirsiniz? İspanya İç Savaşı’nda ve Franco faşizmine karşı diye Picasso ve ünlü eseri Guernica, bu düşünceye sahip İspanyollar tarafından ret mi edildi? Tahammüllü olmaktır bu. Namık Kemal’in şu sözünü çok severim: ‘Barikâ-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar.’ Yani, gerçeğin ışığı, fikirlerin çatışmasından doğar. Buna diyalektiğin şarkçası da diyebiliriz. Önümüzdeki dönemde sizi hangi sinema filmleri, TV dizileri ve elbette tiyatro oyunlarında göreceğiz? Bir yıldır Tolga’yla (Örnek) üzerinde çalıştığımız “Labirent” adında İslami terör örgütleri üzerine bir politik-gerilim filmimiz var. Ben terör örgütünün şefini oynayacağım. O rol için çok heyecanlıyım, Arapça çalışıyoruz. 28


Haziran’da motor diyecektik, ama kadrodaki bazı arkadaşlar çeşitli nedenlerden ötürü ayrıldılar. Biraz sert bir film tabii, ama Tolga, onların yerlerine daha popüler sanatçıları koyuyor. Örneğin Timuçin Esen var, Meltem Cumbul olacak. Hatta Vahide de olacaktı filmde, ama Levent Semerci’nin, Eskişehir’de çektiği 12 Eylül’ü konu eden filminin çekimleri uzadığı için bu filmde olamıyor. Şu an çekimler Temmuz’a sarktı gibi gözüküyor. Umarım zaman sorunum olmaz, çünkü Temmuz ayı çok yoğun bir ay benim için. Malum… Diziler de var… Filmde olmak istiyorum. O konuda da kendimi zorlamak, denemek istiyorum. Karakter çok profesyonel ve dış görünüşünden çok daha fazlasını barındıran bir azılı katil aslında, yani tam bir ‘poker face’ diyebileceğimiz türden; yüzünü kimsenin görmediği, aranan bir zanlı. Tolga bunu gerçek bir kişiden yola çıkarak yazdı. Film, Amerikalılara, devlete; kısacası her şeye rağmen, o ve örgütüyle mücadele eden bizim yurtsever istihbaratçılarımızı anlatıyor. Cumhuriyetçi bir film de diyebiliriz, hoş, zaten öyle olmasa yer almazdık. Bunun yanı sıra daha yumuşak diyebileceğimiz bir film var. İzmir Çetesi’ni de çeken, benim sevdiğim bir yönetmen arkadaş var; Murat Şeker… Geçen sene ‘Çakallarla Dans’ ve ‘Aşk Tutulması’ filmlerini yapmıştı. O “Ağustosta kimseye söz verme abi.” dedi. Show TV’de yeni başlayan ve devam edecek olan bir sit-com var. Başka projeler var, ama İstanbul’dan iyice bıktık ve kızımız üniversiteye başladığında şehirden kesinlikle ayrılmayı düşünüyoruz. Seferihisar’a yerleşip, dertsiz tasasız, bahçesinde kendi sebze ve meyvelerini yetiştiren, kendi yağında kavrulan bir çift olmak istiyoruz. Hayattan çok büyük bir beklentimiz yok. 25 metrelik yat yerine küçük, taştan bir evimiz ve zeytin ağaçlarımız olmasını istiyoruz.

29


Kanatlarında Dünyanın Öyküsünü Taşıyan Kutup Sumruları Özgür Keşaplı Didrickson 1998 yazında Alaska’nın başkenti Juneau’ya ilk geldiğimde balinalardan, ayılara, totemlerden buzullara kadar gördüğüm, tattığım her şey beni çok etkilemişti. Üstelik henüz lise öğrencisiyken İzmir’e gelen Greenpeace gemisi Sirius’u ziyaret ettiğimde tanıştığım dostum Irene Morris’in evinde kaldığım için turistlerin teğet geçebileceği pek çok şeyin de ortasında buluyordum kendimi. Dinlemeye hevesli olduğum sürece bereketli Alaska toprakları bin bir öykü sunuyordu. Kuşlar ODTÜ’de biyoloji okuduğum yıllarda girdi hayatıma. Kutup sumrularının her yıl 2 kutup arasında, yaklaşık 35 bin km kat ederek göç ettiğini, dünya göç şampiyonu sayıldığını da o yıllarda öğrenmiştim. Kelebeklerden, balinalara, kuşlardan, yarasalara kadar pek çok canlının benzer nedenlerle ama benzersiz öykülerle çıktığı göç yolculuğuyla ilgili ilk bilgileri de…

30


Kanadında dünyanın öyküsünü taşıyan kutup sumrusuyla da Alaska buluşturdu beni. Üstelik bir buzulu kuzeydeki evleri bellemiş sumrulardı bunlar. Juneau’nun buzulları arasında en kolay ulaşılanının, Mendenhall Buzulu’nun hemen önünde ürüyorlardı. Uzun dış kuyruk tüyleri ile deniz kırlangıcı olarak da anılan bu zarif kuşlarla bir kez bile karşılaşmak müthişti. Bu ilk karşılaşmada bir gün onlara komşu yaşayacağım aklımdan ucundan bile geçmezdi. Öykümüzün daha da güzel ayrıntıları olacağı da… Benim gibi dirimbilimci olan ve gezimin mesleğim açısından da verimli geçmesi için elinden geleni yapan Irene sayesinde kuş göçü araştırmalarında büyük yer tutan halkalama çalışmasını da ilk kez yine Juneau’da görmüştüm. Halkacı olmak gibi bir amacım yoktu o zaman. Aradan geçen onca yıl içinde halkacı oldum, kuşlarla ve kuş göçü ile ilgili birçok çalışmada yer aldım. Dahası yüksek lisansımı kutup sumruları gibi uzun mesafe göçü yapan söğütbülbülü üzerine yaptım. Bu arada kutup sumrularının göçe dair öyküsünde de değişiklikler oldu. 2010 başında yayımlanan bir makale ile kutup sumrularının göç sırasında önceden bilinenin nerdeyse iki katı kadar, yaklaşık 70 bin km kat ettikleri keşfedildi! Bu rakamlara göre yaklaşık 34 yıl yaşayan bir kutup sumrusu ömrü boyunca aya 3 kez gidip gelmiş oluyordu! Kuş göçü üzerine bir kursta tanıştığım Danimarkalı meslektaşım Carsten Egevang’ın başını çektiği bu araştırma, son teknolojilerin yardımı ile sumruları tüm yolculukları boyunca izlediği için bu güzel kuşların korunması için önemli daha pek çok bilgiye de ulaşılmış oluyordu. Ülkemizde kışlamayan, üremeyen sadece göç sırasında beslenmek (bir nevi yakıt ikmali) için konaklayan söğütbülbüllerini çalışmış biri olan benim için bu çalışmanın en önemli bulgularından biri göç sırasında sumruların Atlantik Okyanusu’ndaki besince zengin bir noktada 20 günün üzerinde konaklayıp beslenmeleri. Bu keşif sumruların korunması için denizel ekosistem üzerindeki tehditlerin de azaltılması gerektiğinin altını çiziyor (Sözü geçen araştırma hakkında bilgilere ve kutup sumrusu ile ilgili genel bilgilere “Kutup Sumrusu Göç Projesi” sayfasından www.arctictern.info/ ulaşabilirsiniz). Tüm yerküreyi ve gökyüzünü ev bellemiş olan kutup sumruları her yıl Nisan ortası gibi Juneau’ya geliyorlar. Ve dileyen herkes sumruları kolayca ve çok yakından görebiliyor. Bu çok özel kuşu ağırlayan Juneau bence bu çok olağan bir durummuş gibi davranıyordu! Carsten’in makalesini öne sürerek kutup sumrularına hoş geldin etkinliği düzenlememiz gerektiği fikrini ortaya attım. 31


Irene zaten Mendenhall Buzulu Ziyaretçi Merkezi’nde çalışıyordu. Ona ve yine “US Forest Service’de çalışan, ilk halkalama hocam Gwen Baluss’a konuyu açtım. Geçtiğimiz kış boyunca bir “hoş geldin” etkinliği üzerine düşündük. Ve sonunda, 8 Mayıs 2011’de, dünya göçmen kuşlar etkinlikleri kapsamında kutup sumruları için ilk “Hoş geldiniz” etkinliğimizi yaptık.

32


Yukarıda sözünü ettiğim çalışmayı yapan araştırmacılar kutup sumrusunun büyük olasılıkla dünyada güneş ışığını en çok gören canlı olmasından yola çıkarak onu “Bird of the sun/güneşin kuşu” olarak selamlıyorlar.

Güneşin kuşlarına bir yağmur ormanında “hoş geldin” demeyi planlamak tabii ki riskliydi. Üstelik sumrular da yeni gelmişlerdi ve o gün nasıl davranacaklarını kestirmemiz de mümkün değildi. Ancak ne mutlu bize ki her şey yolunda gitti. Güneşli, açık bir gökyüzü altında, görkemli buzulun karşısında etkinliğimize gelen her yaştan insanlarla göç üzerine, kutup sumruları üzerine konuştuk. Çevremizde çığlık çığlığa uçan sumruları dürbün ya da teleskop olmadan bile 33


oldukça yakından görebiliyorduk. Üreme için acele eden sumrular bile gözledik  Ve o gün hepimiz Mendenhall Buzulu’nun büyük olasılıkla dünyadaki en kolay ulaşılabilen, en güzel kutup sumrusu üreme noktası olduğuna karar verdik! Kendimizi çok şanslı hissettik. Ancak ne yazık ki bu durum aynı zamanda bu koloninin turistler, köpekler vs. tarafından da sıklıkla rahatsız edilmesi anlamına geliyor. Bu etkinliğin bu konudaki uyarıların daha çok kişiye, daha etkili biçimde ulaşmasını sağlayacağını umuyoruz.

Öyküleri ile sanata göz kırpan bu güzel kuşlarla ilgili etkinliğimizin sadece bilimle sınırlı olması içime sinmeyecekti. L’attitude isimli sanat dergisi ile iletişime geçtik. “Su” temalı bir sonraki sayıları için yaşamları suyla çokça ilintili sumrularla ilgili ortaklaşa bir yarışma düzenlemeyi kabul ettiler. Haziran sonunda bu dergide kutup sumrularıyla ilgili şiir, öykü ve fotoğraflar yayımlanacak.

34


(Fotoğraf: Gwen Baluss) Benimsenen ve şimdiden her yıl yapılması planlanan bu etkinliğin ilk kez Mayıs 2011 yılında yapılması benim için ayrıca büyük önem taşıyordu çünkü bundan 10 yıl önce yine göçle ilgili çok önemli bir çalışmanın tohumlarını atan bir grupta yer almıştım. 2001 Mayıs’ında, ODTÜ ormanında, hemen ertesi yıl resmiyete kavuşan Ulusal Halkalama Programının (UHP) pilot halkalama çalışmasını yapmıştık. Böylelikle bu çalışmanın ve bir bakıma UHP’nin 10.yıldönümünü (resmi olmayan!) dünya göç şampiyonu kutup sumruları ile ilgili bir etkinliğe imza atarak kutlamış oldum. Dünyadan 100 yıl kadar sonra ülkemizin ulusal bir programa kavuşmasını, böylelikle ülkemizdeki çalışmalarda yabancı adresli halkaların kullanılmasının, izinsiz çalışmaların önüne geçilmesini sağlayan, kuş göçüyle ilgili çalışmalara ivme kazandıran bu girişimin başında kız kardeşim vardı. Kan bağımız olduğu için söylerken huzursuz mu olmam gerekir? Kısa süre öncesine kadar UHP koordinatörü görevini yürütmüş olan ve manevi ve maddi destek eksikliği nedeniyle bu görevinden ayrılmak zorunda kalan kız kardeşim Özge Keşaplı Can’a, yoktan var edenlerden çok, var edileni bozmaya ve yok etmeye çalışanların güçlü (!) olduğu ülkemizde verdiği emekler için çok teşekkür ederim.

35


Kutup sumruları ülkemizde düzenli görülen bir tür değil. Sadece 6 kez kaydedilmiş. Ben de bir kutup sumrusu olsam kuzey güneyle yetinmezdim zaten! Ülkemizi bir sonraki ziyaretlerinde kutup sumrularına kim bilir hangi şanslı kuşçular rastlayacak? Baharda yolu Juneau’ya düşenler ise güneşin kuşlarını hemen buzulun orda bulabilirler. Yağmurlu ve kapalı günler dâhil…

36


Vay Anasını Sayın Seyirciler! Osman Bahar Bu seçim zamanlarını çok seviyorum. Keşke her birkaç ayda bir seçim yapılsa. Çünkü politikacıların ne mal olduklarını öğreniyorsunuz. Bu oyunda oyuncu değil de izleyiciyseniz iktidarların ve diğerlerinin aslında nasıl halkı oyuncak gibi kullandığını, yandaşların paraya para demedikleri dönemi yaşıyorsunuz. Eğer oyuncuysanız zaten hiç birşeyden haberiniz yokmuş gibi davranır, Cem Yılmaz’ın bir gösterisinde “Yalan Söyleyemeyen Erkek” repliğindeki gibi her şeye soruyla cevap verirsiniz. O sırada cebiniz dolmaya, statünüz yükselmeye devam eder. Seçime birkaç ay kala başlayan politikacıların siyaset konuşmak yerine birbirlerine aşk(!) nağmeleri düzme mitingleri tüm hızla devam ederken, sokaklarımızda “Seçim Öncesi Kaldırım Taşı Döşeme Şenlikleri”nin yenileri başladı, yeni yeni kabadayılıklar, aslanlıklarla göz boyamalar devam ediyor. Hatta bu kabadayılıklarda ipin ucu o kadar kaçtı ki, “Kadın mı, kız mı?” rezilliğine kadar alçaldık. Seçmen sayısından 20 milyon fazla bastırılan oy pusuluları, Metin Lokumcu cinayeti ise yeni seçim oyunlarımız oluyor. Ülkemizde eylem yapmak, bir şeyi eleştirmek anlamını çoktan yitirdi. Eylem yaptığınız sağcı ya da solcu olmanız fark etmez direkt terörist damgası yemeniz an meselesi ki bunu Hopa’da gördük. Gaz bombası yüzünden kalp krizi geçirerek ölen Metin Lokumcu’yu terörist ilan etmeye az kaldı. Ayrıca artık “Polis imdat” değil “İmdat! Polis” diyecek kıvama geldik. Çünkü Metin Lokumcu son olmadı, ne yazık ki olmayacak. Şimdi de yeni seçim oyunumuz Kenan Evren’in yargılanma süreci olacak gibi. Az önce çıkan haberlere göre Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekili Hüseyin Görüşen, darbeyle ilgili görüşmelere başlıyormuş. Ne kadar güzel değil mi? O sorgulamanın hiçbir zaman olamayacağını, 30 yıllık sürecin geçip gittiğini bizler biliyoruz. Bunları bilmeyenler içinse büyük gelişme. Seçim geçtikten sonra nasıl olsa arada kaynatıp gidecek bir şey bulunacak ve kimse hatırlamayacak. Bir ihtimal bir dahaki seçim zamanına kadar 37


konunun üstü kapatılacak. Sonra yine birileri çıkacak “4 kadın mubahtır diyecek” ve ardından sevgili liderimiz yine “yok canım olur mu öyle şey. 4 kadın değil 3 çocuk isterim ben” diyerek halkımızın saygı ve sevgisini kazanacak. Evet, bu belki bir komplo teorisi olabilir ama mantık çerçevesinde olduğunu düşünüyorum. Gereksiz bir kadın çıkıyor ve diyor ki “Bence erkeğin 4 kadınla beraber olmasında sıkıntı yok.” Ve ardından Başbakanımız böyle bir şeyin olmayacağını söyleyerek şu izlenimi yaratmaya çalışıyor: “Bakın benim için şeriatçı, gerici diyorlar. Ama benim öyle olmadığımı, ne kadar modern olduğumu görüyorsunuz.” Yanılıyor muyum? Daha önce de aynı dönemlerde benzer olaylar yaşandı. Bunların hepsinin bir rastlantı olduğunu sanmıyorum. Diğer partilerden söz etmeyeceğim. Çünkü onlar için pek farklı şeyler söylemeyeceğim. Sadece “Oylar böyle kazanılıyorsa ben de böyle olayım” zihniyetinde, stajyerlik kıvamındalar ama onlar da zamanla olacaklar. Son sözüm ise medyamıza! Her yerde basının özgür olmadığı konusunda yürüyüşler yaptık, serzenişte bulunduk. Ama bu konuda samimi olmayanları, “Biz tarafsızız” diyen grupların nasıl da taraf olduklarını gördük. Bahsedeceğim konu çok basit. 29 Mayıs’ta Pamukova bir tren kazası yaşandı ve bu hiç de küçük bir kaza değildi. Hemzemin geçitte tıra çarpan trende makinistin ölümü, 6 kişinin yaralanması ve trenin raydan çıkmasına ramak kalması hiç de küçük şeyler değil. Muhtemelen trende olmasaydım ben de bilemeyecektim. Eve gelip televizyona, internete baktığımda ise yaşadığım şok daha farklıydı. Bütün kanallarda bangır bangır Ankara-Konya hızlı tren hattında 283 kilometre hıza ulaşan trenden bahsediliyordu. NTV’nin 1 dakikalık haberi dışında (kaçırdıklarım varsa affola) hiçbiri kaza haberine yer vermedi. İşte bizim medyamızın özgürlük anlayışı bu. Belki bir baskı vardı seçim öncesi haberin yayınlanmaması konusunda, belki de başka şeyler ama sırf yaranmak adına bu haberi yayınlamayanların olduğuna hiç şüphem yok. Saygılarımla,

38


Struma’dan Mavi Marmara’ya Selin Süar Seçim propagandalarının mahalle kavgasına dönüştüğü günlerde Gazze’ye gönderilmek istenen gemi krizi yeniden hortladı. Erdoğan’ın, Kılıçdaroğlu’nun sözlerini çarpıtarak, “Kılıçdaroğlu İsrail'e diyor ki, biz olsaydık, Mavi Marmara'ya izin vermez, onları göndermezdik diyor. Gazze'ye insani yardım gidecek,

göndermezdik

diyor.”

tarzı

söylemleri,

Kılıçdaroğlu’nun

söylediklerinden ve anlattıklarından bütünüyle bağımsız olduğundan İsrail üzerinden yapılan âşık atmalar, gün geçtikçe kendini daha da belli eder oldu. Mısır’ın Refah Sınır Kapısı’nı açmasıyla, ikinci bir gemi krizinin rahatça engelleneceğini savunan Kılıçdaroğlu, Gazze üzerindeki ablukanın Mısır sınırından kalktığı için sırf olay çıkartmak amacıyla geminin, Gazze Limanı’na yaklaşmak yerine Refah üzerinden yardım yapmasını söylemesiyle ve AKP’li milletvekillerinin gemiden son anda inmesiyle ortalık iyice karıştı. Her şey gayet açık olarak ortadayken CHP’ye yönelik kışkırtmalara halk ne kadar kanar, bilmiyorum; ama tüm bu gemi/gemicik ve deniz taşımacılığı krizleri, Türk sularında geçen bambaşka bir faciayı bana anımsattığından Mavi Marmara’nın ortalık karıştırıcılığından değil, Struma’nın hüzünlü sonundan bahsetmek istedim. 1.Dünya Savaşı’ndan sonra Filistin, Ürdün ve Irak, İngilizlerin kontrolüne kalır ve İtilaf Devletleri arasında imzalanan gizli anlaşmalardan biri olan Balfour Deklerasyonu (1917) ile İngilizler, Osmanlı İmparatorluğu’ndan alacakları yerlere bir Yahudi Devleti (İsrail) kurma taahhüdünde bulunurlar. Anlaşmanın 39


ilk evresi Yahudi Devleti kurma yönünde olsa da buna daha sonradan engel olabilecek ikinci bir anlaşma 1926 yılında yine Althur Balfour’un girişimiyle İngiliz sömürgeleri hakkında imzalanır. İngilizler, Ortadoğu’daki petrol yataklarını kontrol etmek istediklerinden

Arapların desteğine de ihtiyaç

duymuşlar ve Yahudilerin Ortadoğu topraklarına göçü kısıtlanmaya başlamıştır. Bu bölgede kurulacak bir Yahudi Devleti, Arapların tepkisini çekeceğinden, İngilizler ellerinden geldiğince, yapılan göçe sınır getirmeye başlamışlardır.

Eylül 1939’da Nazi Almanya’sının Polonya’ya saldırmasıyla 2.Dünya Savaşı başlar. Savaş, neredeyse bütün Avrupa’ya yayılır.1929 yılında Dünya’daki Ekonomik Bunalım’ın ardından ve tehlike olarak görülen Komünizm’in ilerlemesi gibi nedenlerden dolayı savaş, bir ‘ırk’ın yok edilmesi gibi insanlık dışı yönlere kayar ve Hitler yönetimindeki Almanya, Yahudileri katletmeye başlar. Musevilerin Yahudi Devleti kurma çabasına bir de canlarını kurtarma derdi eklenmiş ve Yahudiler, buldukları legal/illegal yollardan Ortadoğu topraklarına kaçmaya başlamışlardır. Nazi soykırımından kaçıp, Filistin’e göç eden Yahudiler, İngilizlerin bu topraklardaki sömürge politikası nedeniyle birçok kötü olayla da karşılaşmışlardır. Bunlardan biri de Struma Faciası olarak geçen ve 763 kişinin can vermesiyle sonuçlanan olaydır. 1941 yılı Romanyasında gazetelerde “Yahudileri Filistin’e kaçıracak gemi.” 40


olarak ilan çıkar. İlanda lüks gemilerin fotoğrafları kullanılsa da gerçekler gösterildiği gibi değildir. Geminin döküntü halini gören kaptanlar, Struma’yla denize açılmayı reddetse de yolculuk için yaklaşık 1000 Dolar ödeyen yolcuların geri dönüşü olmadığından gemi, 12 Aralık 1941'de Romanya'nın Köstence limanından hareket etmiştir. Filistin topraklarına gitmek üzere yola çıkan gemide 769 yolcu ve 10 mürettebat vardı. Gemideki yaşam şartları öylesine zor olmuştur ki, yolcular, kişisel temizliklerini denizden kovayla çekilen suyla yapmakta, sandıklar parçalanıp yakıt olarak kullanılmakta ve açlık kendini olanca gücüyle hissettirmektedir. Yolculara birer portakal, şeker ve biraz fıstık ve dağıtılmış; çocuklaraysa bir bisküviyle yarım bardak süt verilmiştir. 13 Aralık 1941 günü denizin ortasında motorların durmasıyla, gemi sürüklenmeye başlamış; Romen kıyıları açıklarında imdat sinyalini alan bir Romen gemisi, yolcuların aralarında topladıkları para, mücevher vb. karşılığında (yolcular ellerindeki hemen her şeyi vermiştir) motorları tamir edeceğine söz vermiştir.

Struma’nın Türkiye’yle yolunun kesişmesi de o andan itibaren başlamıştır. Gemi, İstanbul Boğazı’na kadar zorlukla getirilmiş ve Sarayburnu açıklarında demir atmıştır. Burada on hafta kadar kalan gemi, ne geri dönebilmekte, ne yolcular karaya inebilmekte ne de yoluna devam edebilmektedir. Yolcular, 41


“Kurtarın bizi Türkiye Cumhuriyeti!” yazılı pankartlar da açsalar, kimileri ağır hasta da olsa, yalnızca çocukların indirilmesine müsaade de isteseler tüm girişimler sonuçsuz kalmıştır. Almanlar, Türk yetkilileri sıkıştırıp yolcuların karaya inişine engel olmakta, Romenler, limandan ayrılan gemiyi bir daha geri kabul

etmemekte,

İngilizler

ise

geminin

Filistin’e

gönderilmesini

reddetmektedir. Kara yoluyla yolcuların Ortadoğu’ya gitmesini öneren Türk yetkilileriyse yine itirazla karşılaşmıştır. Siyasi pazarlıkların beklenen sonucu vermemesi sonucu Struma, Şubat 1942’de Karadeniz’e iade edilmiş, hemen bir gün sonra da infilak etmiştir. Yapılan son incelemelerde geminin bir Sovyet denizaltısı tarafından torpillenip batırıldığı ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak 763 kişi (103'ü çocuk) olayda hayatını kaybeder. Türk dış politikasında kimilerince büyük bir başarısızlık olarak addedilen, kimileri tarafından da Türkiye’nin içinde bulunduğu durum açısından başarı olarak görülen facia, Türk tarihinde hüzünlü bir olay olarak yerini alır.

42


Mavi Marmara’da yaşanan olaylarda ‘şehit olacağız’ diye yola çıkanların emellerine (?) ulaştıkları günlerin sonrasında hükümetlerarası çatışmalara neden olabilecek bilinçli sürtüşmelerin yaşanması Türk dış politikası açısından Struma faciasından daha büyük bir utanç yaratmadan, dileriz ki gemi facialarının önüne geçilir ve İsrail-Türkiye dayanışması kaldığı yerden devam eder.

43


Baran’dan Metin’e Uzanan Eşkıyalık Onur Keşaplı

Polis Devletinin Terörüyle Katledilen, “Son Eşkıya” Metin Lokumcu Anısına…

44


Yรถnetmen Yavuz Turgul

45


Yavuz Turgul’un 1996 yılında çektiği Eşkıya, 35 yıl sonra hapisten çıkan doğulu bir eşkıyanın, ona ihanet eden eski dostunun ve âşık olduğu kadının peşinden İstanbul’a uzanan hikâyesini anlatmaktadır. Amerikan filmlerine alışmış Türk izleyiciye, Amerikan tipi aksiyon ve kurguyu, yerel bir öyküyle sunan film, 2 milyonun üzerinde izleyiciye ulaşarak Türk sinemasının yeniden doğuşunu da müjdelemiştir. Eşkıya’nın konusu ise Türkiye’nin ve halkın tüm kesimlerinin içinde bulunduğu dönüşüme dikkat çekmektedir. Oğuz Demiralp filmle ilgili şunları söylemektedir: “…bu

filmde

de

özellikle

toplumun

değerlerindeki

yozlaşma

anlatılmaktadır. Ancak bu kez kaderini kabul etmeyen ve isyan eden bir kahraman vardır. Eşkıya! Gençliğinden başlayarak aşkı ve adaleti savunmuş, doğru bildiğini yapmak üzere hapse düşmüş ancak olumsuz değerlere hiçbir zaman teslim olmamış yarı mitik bir kahramandır Eşkıya. Bu filmin son on yılların en çok seyredilen filmi olması rastlantı değildir. Türkiye’deki

hızlı

olumsuzluklara,

ve

kaotik

değerlerdeki

toplumsal sarsıntıya

değişimlerin duyulan

getirdiği

tepkiyi

dile

getirmektedir.”3 Yaşamını hapiste geçirmiş ve bütün bu değişimlerden bihaber olan eşkıya Baran’ın hikâyesinin anlatıldığı film, PKK ve genel olarak devletin ilgisizliği sonucunda kaderine terk edilmiş doğunun kayboluşunu da gözler önüne sermektedir. Hapisten çıktığı gibi köyüne dönen Baran, doğup büyüdüğü köyün baraj yapımı nedeniyle sular altında kaldığını görür ve orda kalan tek kişi olan köyün delisinden “ezilenler ezildi, düzen değişti” sözlerini duyar. Dostu Berfo’nun ihanetini ve aşkı olan Keje’nin Berfo tarafından alıkonulduğunu öğrenen, kısacası doğudaki her şeyi kaybeden Baran intikamını almak üzere İstanbul’a doğru yola çıkar. Trende karşılaştığı Cumali tarafından “bir sen 3

Oğuz Demiralp, Sinemasının Aynasında Türkiye, Yapı Kredi Yay., İstanbul, 2009, s. 93-94.

46


eksiktin” nitelemesiyle İstanbul’a gelen Baran, Cumali’nin başını beladan kurtarması sonrası onun yardımıyla Keje’yi aramaya başlar. Cumali, yeni Türkiye’nin şartlarını genç yaşında öğrenmiş, sokağın jargonuyla kendini yetiştirmiştir. Babasının Yılmaz Güney’e olan hayranlığından ötürü adının Cumali olduğunu öğrendiğimiz genç, maço görünümün altında naif, yaralı ve iyilik peşinde bir karakteri barındırır. Mafyayla ilişki içinde olması, uyuşturucu ticaretine bulaşmasının tek sebebi âşık olduğu kadının abisini hapisten kurtarmak ve aşkını mutlu etmek içindir. Ancak “orospu şehir” olarak nitelediği İstanbul’da hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Benzer şekilde Baran’ın “bu şehir hayvan ölüsü gibi kokuyor, mahpus gibi” sözleriyle nitelediği İstanbul’da, Berfo’yu bulduğunda onun sadece eşkıya mertliğini değil ismini de değiştirdiğini, koruma orduları, bahçıvanlar, hizmetçilerle dolu bir holding ve malikânenin patronu olduğunu görür. Berfo’yla hiç konuşmayan Keje ise Baran’la konuşmuştur. Baran da Keje de birbirlerini beklemişlerdir, çünkü onlar “söz”ün değerli olduğu zamanın insanlarıdır. Baran “söz adamıdır, sözün gücüne ve sözün büyüsüne inanır, onu yaşatan verdiği ve aldığı sözlerdir.”4 ve bu yüzden Cumali’nin çalıştığı mafyanın lideri Demircan ve Berfo’nun sözlerini tutmamaları Cumali’nin ölümüne sebep olduğunda Baran, onları gözünü kırpmadan öldürür.

4

Müslüm Yücel, Türk Sinemasında Kürtler, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2008, s. 229.

47


Toplumsal dönüşümü, çözülmeyi Muhsin Bey’de müzik piyasası ve kültür üzerinden yürüten Yavuz Turgul, Eşkıya’da ise özellikle mafya-eşkıya kıyaslamasını gözler önüne sermektedir. Türkiye’de giderek yükselen mafya, devletle de ilişki içinde gizli saklı işlerin yürüdüğü, kimseden dost olmayacağı gibi herkesin düşman olabileceği bir düzenin kanundışı yapılanmasıyken eşkıyalık mertlik, adalet gibi kavramları da benimsemiş, ancak kanun dışılığı nedeniyle devletle çarpışan ve yine bu yüzden devletten yarar yerine zarar görmüş kesimin sempatisini kazanmış bir gelenektir. Baran’ı küçük gören Mafya lideri Demircan’ın “Kaldı mı dağlarda Eşkıya emmi? Eşkıya artık şehirde” sözleri filmin bu karşılaştırma üzerinde yürüdüğüne işaret eder. Film ayrıca Cumali ve arkadaşları üzerinden, yeni kuşakların çalışmak ve alın teri dökmek gibi emeğin yüceliğini vurgulayan değerleri küçük gördüğünün ve kısa yoldan paraya, güce ulaşmanın yükselen eğilim olduğunun altını çizmektedir. Yeni hâkim politik düzenin eleştirisi boşaltılan köyler, göç gibi olgularla da destekleyen film bir televizyon haberinde “Güneydoğu sorununu ele alan ilk film” sözleriyle de bir nevi kendine gönderme yapmaktadır. Ancak filmin güneydoğu veya Kürt sorununa eğilişi, polislerin şüpheli oldukları gerekçesiyle 48


Baran ve Cumali’yi sorgulamalarında Cumali’nin “biz terörist değiliz, vatanına milletine bağlı yüzde yüz Türk insanıyız” sözleriyle özetlenebilecek kadar yüzeysel kalmıştır. Eşkıya’da dikkat çeken bir diğer nokta ise ana karakterlerin kaldığı ve içinde merkez sol ve merkez sağı temsil eden ve artık sonlanmış Soğuk Savaş’ın jargonuyla konuşan iki yaşlının yaşadığı Cumhuriyet Oteli’dir. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte politik düşünceye yön veren iki siyasi görüş artık sonlanmakta, Cumali’nin “gitti bitti bu işler” olarak nitelediği politikalar, yaşlılardan birinin intiharıyla fiziksel anlamda da sona ermektedir.

Yönetmenin deyimiyle “bir yanıyla masal olan, öbür taraftan da masalın kendi gerçekliğini içinde taşıyan”5 filmde, mutlu sonu olmamasına rağmen “Günümüz Türkiyesi’nin olumsuzluklarını eleştirilmiş, olumsuzluklara meydan okunmuş ve 5

Aktaran, Rekin Teksoy, Dünya Sinema Tarihi, Oğlak Yay., İstanbul, 2005, s. 760.

49


imgesel olarak olumsuzluklar aşılmıştır”6 ve bu sayede ülkenin sürüklendiği yeni politik iklime karşı koyamayan halk, burada bir anlamda meydan okumayı ve arınmayı kendinde bulmuştur. Tıpkı Hopa’da, Metin Hoca’nın bedeninde direnişi, “eşkıyalığı”, tekrar kendinde bulduğu gibi…

6

Demiralp, 2009, s. 94.

50


Çok Oluyorum! Gökhan Baykal Merhaba aziz dostlar, nasılsınız? Umarım her şey yolundadır. Gerçi bu temenni biraz ütopik gibi ama olsun. Ülkenin durumu bu haldeyken sizin durumunuzun iyi olmasını beklemem benim gerizekalılığım, özür dilerim. Bu durum derken neler olduğu malum… *** Mitinglerde aldığı enerjiyle ampulünün tungstenini patlatana kadar saçmalayan bir lider ve kabine mevcut. Tungsteni o kadar ısıtmışlar ki sokağa dökülen binlerce kişiyi 15–20 pornocu diye yorumluyorlar, heykelden tahrik oluyorlar, herkesin ortak kullanımına açık olması gereken suyu satmak istemeyen bir insanı öldürüyorlar, hastanelik edilen bir kadın için abuk sabuk seksist yaklaşımlarda bulunuyorlar… bitmez.

*** Demokrasi(?) nin en önemli unsurlarından olan seçim yarışına giren liderler balatayı yaktılar maalesef. Ana bacı pavırlar havada uçuşuyor. Biri diğerini Alevi olduğu için seçmenlerine yuhalatıyor, öte ki her şeyi 40’a bağlıyor, Alevi olduğu için yuhalanan nerdeyse bir ara küfür ediyordu çeyrek kala durdurdu kendini. Bildiğiniz ilkokul çocuğu kavgasına dönüştürdüler bütün olayı. Benim babam senin babanı döver hesabı. Yavaş gelin beyler, anamız bacımız var diyesim geliyor açıkçası. Biz bu seviyelere mahkûm olacak ne günah işledik

51


acaba ülkecek? Ya da hangi soyu bozuk boy abdestini almadı? Çıksın bakalım ortaya, bak vallaha kızmayacağım…

*** Sen kime oy vereceksin diye soracak olursanız –ki sormamanızı tercih ederimcevabım şöyle olur: size ne. Seviyeyi yükselten piç olmak istemediğim için alçaklarda takılacağım ben de, o kadar diyivereyim size.

*** Gelelim esas mevzuya; Adı: Metin Lokumcu Suçu: Suyunu korumak Cezası: ÖLÜM Evet, yanlış okumadınız, Metin Lokumcu suyunu satmak istemediği için öldürüldü, öldürüldüğü yetmezmiş gibi sayın başbakan konun üzerinde durmak bile istemedi, Metin Lokumcu ve arkadaşlarını eşkıya olarak adlandırdı. Şu an söylemek istediklerimi yazmaya kalksam büyük ihtimalle içeri atarlar beni, o yüzden susma hakkımı kullanıyorum ve Metin Lokumcu’nun onurlu ve ölümsüz hatırası önünde eğiliyorum. Toprağın bol olsun SON EŞKIYA.

*** 15 Mayıs 2011 tarihinde Türkiye’nin hemen hemen her yerinde “İnternetime Dokunma” yürüyüşü gerçekleşti. Meydanlar sansüre karşı gelen binlerle doluydu. Ben de Taksim de gerçekleştirilen eyleme katıldım. Taksim Meydanı’ndan Tünel Meydanı’na kadar uzanan bir kalabalık vardı yürüyüşte. Binlerce insan hakkını savunmak için sokaktaydı yani sizin anlayacağınız. 52


Maksadımız 22 Ağustos ta yürürlüğe girecek olan düzenlemeyi eve düzenlemenin getirdiği sansürü protesto etmekti. Sayın Bülent Arınç’ın dediği gibi 15–20 pornocu değildik işin aslında. Algıda seçicilik bu olsa gerek ve evet pornomuza da dokunulmasın ayrıca. “Benim pornom bana, senin hocan sana Sayın Arınç” der ve son olarak şunları eklerim: PORNOMA DOKUNMA! HAYDAR’IN SUÇU NE?

*** Üniversiteler dışında her tarakta bezi olan YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan bir sergide gördüğü heykeli müstehcen bulduğunu beyan etti. Sayın Özcan’ın da sanata bakış açısını görmüş olduk böylece. Evet, Sayın Özcan haklısınız, o mükemmel savaş karşıtı Guernica tablosundaki kadının da memeleri gözüküyor (oyş meme dedim tahrik oldum yine) ne kadar müstehcen bir tablo öyle o. Pis Picasso güya kübist olacak, apaçık meme çizmiş oraya (aha yine meme dedim ehehe tahrik oldum durunamıyorum) terbiyesiz adam. Allahtan Türkiye’de sergilenmiyor tablo, o bakımdan çok şanslıyız, anamız var bacımız var, ulu orta meme (yine meme dedim he he he) göstermek bize ters. Sizin adınıza ben dile getiriyorum görüşlerinizi, umarım problem olmaz Sayın Özcan. Bak Picasso, akıllı ol ve o kadının üstüne başına bir şeyler ört yoksa bizden çok pis dayak yersin, ona göre.

*** Halkevleri MYK Üyesi Dilşat Aktaş eylem sırasında panzerin üzerine çıkınca olanlar oldu ve hastanelik edildi. Hastanelik edildiği yetmezmiş gibi, bir de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ortaçağa yakışacak seksist yaklaşımlarına maruz kaldı. Sayın Erdoğan, Aktaş için “kadın mı, kız mı belli değil” diye bir cümle kurdu ki yazarken benim ellerim bile titredi. Kadın olmak, kız olmak 53


nedir acaba size göre diye sormak istiyorum Sayın Erdoğan’a. Bu nasıl ilkel bir yaklaşımdır, bu nasıl bir tutumdur, bu nasıl bir zulümdür. Yıllardır kadınların çektiği çile, maruz kaldığı taciz, mecbur bırakıldığı erkek egemen toplum, sinir yıpratan ikinci sınıf insan muamelesi yetmedi mi hala? Bir başbakan bile böyle ortaçağ söyleminde bulunuyorsa sokaktaki adamın neler yapabileceğini siz düşünün. Gerçi gazetelerin 2. sayfalarını açınca görüyorsunuz durumu. Ayşe Paşalı ve binlercesi unutulmadı ve unutulmayacak. Devlet eliyle uygulanan zulüm de umarız bir son bulacak. KADINA ŞİDDET UYGULAYAN ERKEK DEĞİLDİR. *** Neyse daha fazla kafa konfeksiyonlamaya gerek yok, bu ay kendimi çok sevdiğim(!) Yılmaz Özdil gibi hissettim o üç yıldızı yazının aralarına sıkıştırınca. Kendinize iyi bakın ve sanatla kalın dostlar.

54


Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! Mustafa Balbay Başlık, Albert Camus’nün sözü… Sanat, yeryüzünde insanlığın, karanlığa karşı mücadelesinde en önemli güçlerden biri olmuştur. Sanatın bu gücünü bilen yöneticiler tarih boyunca iki yöntem arasında gidip gelmiştir: 1- Tamamen kendi kontrolü altına almak ve kullanmak. 2- Tümüyle yok saymak ve ortadan kaldırmak. Bu iki yöntemin coğrafyası da yoktur. Hemen her yerde aynı yaklaşımla karşılaşmıştır sanatçılar. Ama ne olursa olsun, kaybetmiş gibi görünseler de kazanan hep onlar olmuştur. Büyük sanatçılar için vatan ve zaman tartışması olmaz. Onlar nereye giderse gitsin, doğduğu toprağın insanıdır. Zaman kavramı da işlemez onlara. Hatta zaman geçtikçe tazelenirler. Yeri geldikçe aktarmadan geçemediğim bir Çin sözüdür: Bir yıl sonrasını düşünüyorsan, tohum ek. On yıl sonrasını düşünüyorsan, ağaç dik. Yüz yıl sonrasını düşünüyorsan, toplumu eğit. Buna benim kendimce bir ekim var: Bin yıl sonrasını düşünüyorsan, sanatçı yetiştir. *** Anadolu’nun en eski sanatçıları ozanlarımızın “söz sanatının” bütün inceliklerini kullanarak yazdıkları dörtlükler hala güncel değil mi? Yüzlerce yıl öncesinden bugüne ışık tutmuyorlar mı? Yunus Emre’nin şu sözünden daha hümanist kaç söylem vardır: “Bir insanı incittinse, bu kıldığın namaz değil!”

55


Bugün Türkiye’de, dini araç, vahşi kapitalizmi haraç edinmiş bir iktidar var. Doğal olarak sanata karşı. Olsa olsa ne kadarını kullanabilirim diye bakıyor. Ötesi batıyor. Hele birazcık gerçekleri söyleyen varsa, kendisine yeryüzünden köşe beğensin! Hükümet kadrolarının sanata şaşı bakışı yetmiyormuş gibi, kimi sorumlu noktadaki sorumsuzlar, özel kurumların sanata olan desteğini bile yönlendirmeye girişebiliyorlar! “Onu değil bunu destekleyin” diye dayatıyorlar. Şunu da en iyi iktidardakiler biliyor: Sanata bulaşmış bir kişi, bağnazlaşamaz… Onu, körü körüne bir düşüncenin peşinden sürükleyemezsiniz… *** Bu durumda ne yapmalı? Sanatın gücüne inanan herkes, bütün gücüyle sanatı desteklemeli. Evet, karanlığa sürükleniş var. Ama bu karamsarlığa sürüklememeli bizi. O zaman karanlığa biz davetiye çıkarmış oluruz. Son gelişmeler, toplumsal mücadelenin bir dayanağının da sanat olduğunu gösterdi bize. Resim sanatından söz sanatına, tiyatrodan müziğe her alanda sanat toplumla buluşmalı… Sanatın aydınlığı, yüzü karanlığa dönük herkesi kuşatmalı… Bir anlamda karanlığın kuşatmasını tersine çevirmeli… Gelin; sadece sanatı sevmekle, sanatçılar zor duruma düşünce onları desteklemekle kalmayalım… Sanatla iç içe olmayı bir yaşam biçimi olarak yerleştirelim. O gün kendimizi daha güçlü hissedeceğiz… Sanatın ışığı boş sandalyeleri, salonları değil, insan yüzlerini aydınlatmak ister… Not: Mustafa Balbay tutuklu olduğu için bu yazıyı Cumhuriyet Gazetesi Ege Bölge Temsilcisi Sayın Serdar Kızık’ın izniyle yayınlıyoruz.

56


57


www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

58


Turn static files into dynamic content formats.

Create a flipbook
Issuu converts static files into: digital portfolios, online yearbooks, online catalogs, digital photo albums and more. Sign up and create your flipbook.